melekler şehri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melekler şehri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2018 Çarşamba

Berlin Üzerine Gökyüzü


“Yeni Alman Sineması” akımının en önemli yönetmenlerinden Wim Wenders için, Alman sinemasının özüne fotoğrafın “aurasını” yerleştiren yönetmen deniyor. Görüntüleriyle o kadar  çok şey anlatmayı başarıyor ki, “zamanı görüntü ile yazabilen” yönetmen diye anılıyor. Bu tekniğiyle izleyiciler üzerinde olağanüstü bir etki bırakan Wenders, “manzara artık sadece hikayenin içinde geçtiği arka plan olmaktan çıktı.Manzara bir dekor değil, bir anlatıcı oldu.” diyor.

Bu tekniğini; yabancılaşma, yalnızlık, yolculuk (çoğunlukla içsel yolculuk)  gibi konularla birleştirmeyi tercih eden yönetmenin “Arzunun Kanatları - Wings of Desire” (Berlin Üzerine Gökyüzü) filmi, sinemasının bütün özelliklerini içinde taşıması bakımından onu en iyi anlatan filmlerin başında geliyor. Yapım şirketi “Berlin Road Movies”, Zülfü Livaneli'nin “Yer demir, Gök bakır” filminin de yapımcısıymış. Filmde fonda bazen Livaneli ezgileri duymamız bundanmış.

Berlin Üzerine Gökyüzü, ölümsüzlükten ve sonsuzluktan sıkılmış iki yalnız meleğin gözünden bütün Berlin’i ve Berlin’deki insanların yaşamlarını anlatıyor. Melekler etrafta gezinirken biz de onların kulaklarından insanların sorunlarını dinliyoruz.

Harika bir şiirle başlıyor;
“çocuk, çocukken; kollarını sallayarak yürürdü.
 derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın da sel ve su birikintisinin de deniz olmasını.
çocuk çocukken; çocuk olduğunu bilmezdi.
her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
çocuk çocukken, hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.”

Çocuk, saflığın sembolü Damien’e göre. Bu saflıkları aynı zamanda dünyayı anlamayı, görünenin arkasına bakmayı ve o büyülü gerçeği görmelerini de sağlıyor. O yüzden ki sadece çocuklar melekleri görebiliyor. Ve çocuklar sorulamayanı soruyor; Ben neden benim, neden buradayım orada değilim? Zaman ne zaman başladı, uzayın sonu neresidir?

Melek Damiel var olmaya duyduğu derin tutkuyu;
“Kağıt oynanan bir masaya oturmak, selamlanmak. Bir baş işareti yeter. Şimdiye kadar katılmış olsak da göstermelikti. Sonra göstermelik olarak balık tuttuk. Hemen bir çocuk yapıp ağaç dikmek istiyorum demiyorum, ama uzun bir günden sonra eve gelip kediyi beslemek güzel olurdu. Ateşinin çıkması, gazeteden parmaklarının boyanması, sadece ruhsal olarak değil, gerçek bir yemekle beslenmek. Yalan söylemek, istediğin kadar...”
diye anlatırken sahip olmadığımız neden bahsediyor?

Sonra sirkte çalışan Marion’un varoluşsal problemine onun gözünden şahit oluyoruz.
“Zaman her şeyin ilacıdır, fakat ya zaman hastalığın kendisiyse?
Her şey öylesine boş, uyumsuz ki… Boşluk, korku… Korku… Korku… Ormanda kaybolmuş bir hayvan gibi… Kimsin sen, artık bilmiyorum.
…Berlin… Burada bir yabancıyım, ancak çok tanıdık geliyor.”


Trafik kazası geçiren adamda olduğu gibi, ölmeden önce hayatımız bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor olabilir. Ama belki o anda bu anları, başımızı okşayan bir melek hatırlatıyordur.

Ve o son sahnede ki muhteşem buluşmada, hayatı boyunca gerçek aşkı kovalayan Marion;
“Bir kez olsun ciddi olmalı. Çok yalnızdım ama hiç tek başıma yaşamadım... Bu insanlar benim ailemdi, ama başkaları da olabilirdi… Taksi şoförünün kızı benim arkadaşımdı, ama yerine kollarımı bir atın boynuna da dolayabilirdim? Bana ister bak ister bakma, ister elini ver ister verme... Hiç yalnız kalmadım, ne tek başınayken ne de biriyle birlikteyken. Aslında artık yalnız olmak isterdim, çünkü yalnızlık şu demektir; artık bir bütün... İkimiz iki kişi olmaktan da öteyiz, bir şeyleri oluşturuyoruz. İkimizin hikayesinden daha büyük bir hikaye, erkeğin ve kadının hikayesi. Dün gece rüyamda o yabancıyı gördüm; kocamı. Ben bir tek onunla yalnız olabilirim. Biliyorum o sensin...” diyor. En azından sonu 10 yıl sonra çekilen benzeri “Melekler Şehri” kadar umutsuz bitmiyor.

Sevgiyle ve aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu



24 Mayıs 2017 Çarşamba

Melekler Şehri

Dün “Sinema Salısı”nda sezon finali yaptık. Yanlış hesaplamadıysam tam 26 film izlemişiz, bunların yarısından çoğu seminer tadında geçmiş. Sürekli devam eden 10-12 civarında katılımcımız olmuş, toplamda 50 ye yakın farklı kişiyle anılar biriktirmiş, ruhlarına dokunmuşuz.

Dünkü finalde izlediğimiz “Melekler Şehri” filmi, aşık olduğu kadın için sonsuzluğu terk eden ve düşen bir meleğin hikayesini anlatıyordu.

“Dokunduğum zaman elimi hisseden birini istiyorum” diyordu kadın ve filmin sonuna doğru sevdiği kadını sonsuzluğa yeni uğurlamışken yanındaki meleğe “Mutlaka yapardım. Saçını bir kere koklamak, onu öpmek, elini bir kere tutmak her şeye değerdi. Sonra onsuz yaşamak bile buna değerdi” diyordu adam.  

Hani, Halil Cibran bir şiirinde “Ruhum bana fısıldadı ve güçlü ve zayıf olarak ikiye ayırdığım insanların, aslında benim gibi olduğunu söyledi. Acıdığım veya imrendiğim insanların, takip ettiğim veya meydan okuduğum insanlardan aslında hiçbir farkım olmadığını söyledi” diyordu ya.
Her yaptığım konuşmada, seminerde en çok konuştuğum konulardan biridir sıradanlığımız. “Hem öğretmeniz, hem öğrenen bu hayatta. Asla kusursuz değiliz, ama sürekli kendi en iyi halimize yürüyoruz, inatla.”

Sinema akşamlarından birinin sonrasında Reyhan’la kahve içerken, “Bu dünyadan şu anda gitmem gerekse, görevimi yapmış hissediyorum” demiştim. Bu tatmin bana yeter diye düşünürken, dün tüm katılımcı dostlar harika sürprizlerle gelip, beni çok duygulandırdı. Her ayrıntının ne kadar ince düşünülmüş, üzerinde ne kadar çalışılmış olduğunu gördüğümde “değerlilik” duygumun bedenime sığamadığını fark ettim. Bu her insanın bir gün tatması gereken bir duygu. Karşılık beklemeden verdiğin zaman, hayatında sana verdiğini bana bir daha gösterdiler.


“Biliyorum benim özüm, onların özü. Benim vicdanım, onların vicdanı. Benim içimde parlayan ışık, onlar sayesinde yanıyor. Benim yolculuğum, onların yolculuğu aynı zamanda. Onlar yükseldiğinde, bende yükseliyorum. Onlar ışıldadığında, bende şarj oluyorum.”

Ruhum bana fısıldadı ve dedi ki “Işığı taşıyan olsan bile, sen ışığın kendisi değilsin.” 

Ruhum bana fısıldamadan önce inanıyordum, ruhum bana fısıldadıktan sonra şimdi biliyorum. Ruhum bana fısıldadı ve dedi ki “Zamanı dün, bugün ve yarın diye ayırma. Geçmişi asla geri gelmeyecek, geleceği asla ulaşılamayacak sanma, yapılan her şey şimdi ve burada değişebilir. Unutma, burası, orası, şurası yok. Sen her yerdesin.”

Harika bir yaz geçirmeniz dileğiyle. Seneye bizi daha zorlu, ama bir o kadar keyifli bir sezon bekliyor :-)


İyi ki varsınız, her şey sizinle daha güzel.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL

PDR/Davranış Bilimleri Uzmanı/Regresyon Psikoloğu