bütünleşmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bütünleşmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2012 Pazartesi

İlişkilerde Birlikte Büyümek - 2


Özellikle evliliklerde sorunların başladığı yerlerden biri eşlerin ilişkilerine kendi ailelerinden taşıdıkları alışkanlıklarıdır. Aşık olduğunuzda yaşamınıza aldığınız sadece bir erkek veya kadın değildir; sevdiğiniz insan hayatınıza tüm ailesiyle girer. Örneğin kendi ailesinde ebeveyn sorumluluğunu taşımaya alışmış bir erkek evlenince, ailesinden alamadığı sevgiyi eşinden alabilmek için “çocuk”laşabilir. Doğal olarak ta eşler arasındaki denge bozulabilir. Dengeyi sağlamanın yolu ancak kişinin kendi ailesinde “çocuk” olduğunu hatırlamasından yani “küçülmesinden” ve eşiyle olan ilişkisinde de tekrar sorumluluk almaya başlamasından yani “büyümesinden” geçer.
İlişkilerde dengeyi korumak istiyorsak, bize yaşam veren ailemize karşı “çocuk”, ilişkide olduğumuz eşimize karşı “yetişkin” ve çocuklarımıza karşı “ebeveyn” olmak durumundayız.
Kendine “baba” arayan bir kadın, kendine “çocuk” arayan bir erkeğe ihtiyaç duyabilir. Hükmetmeyi seven biri, hükmedilmek isteyen birini arayabilir. Kadınlara saygı duymayan bir erkek, erkeklerden saygı görmeyi hak etmediğini düşünen bir kadın bulabilir. Sevdiğimiz insanla beraber yeni bir hayat kurduğumuzda sadece onunla değil ailesiyle de evlendiğimizi belirtmiştim. Dolayısıyla farklı aile yapıları buluşmuş olur. Çevrenizdeki ilişkilere dikkat ederseniz iki dominant anne veya iki biri birine benzer baba ile evlenen çiftlerin ilişkilerinin göreceli olarak daha uzun sürdüğünü görebilirsiniz. Ancak bu tür evliliklerin sayısı, çapraz eşleşmelerin olduğu ailelere göre daha azdır.
Hepimiz ruhumuzda ilişkide bulunduğumuz insana aldığımızdan fazlasını mı veriyoruz, yoksa azını mı biliriz. Ama özellikle dengenin bozulduğu ve bir şekilde biten ilişkilerde “Beraber olduğumuz zaman için sana teşekkür ederim. Bana çok şey verdi ve bana verdiklerin her zaman benimle kalacaklar. Ben de sana verdiklerimi sevgiyle verdim ve sende kalabilirler.” diyebilmek bizi yeni bir ilişki için gereken özgürlük duygusuna yaklaştırır.
Sanılanın aksine ilişkiyi terk eden taraf, genelde daha çok alan taraftır. Çünkü almak vermekten daha zordur. Alan kişi vererek dengeyi sağlamak zorundadır. Ama sürekli vermeye alışmış eş, almakta zorlandığı için, almayı kabul etmeyerek karşısındaki kişiyi sürekli ruhsal olarak borçlandırır. Sonunda da aldıklarının karşılığını veremeyen diğeri ilişkiden kaçarak, kendisinin verebileceği ve ondan sorunsuzca alabilecek biriyle birlikte olur. İlişkilerde alma verme arasında mümkün olduğunca denge kurmak o ilişkinin uzun süreli olarak kalıcılığını sağlamanın en kolay yoludur.
Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı

27 Mart 2012 Salı

Hz.Mevlana Dünya’nın döndüğünü Galileo’dan 350 yıl önce söylemişti!


Modern fiziğin ve teleskobik astronominin kurucularından olan İtalyan bilim adamı. Galileo, kendisinden önce Copernicus'un öne sürdüğü güneş merkezli evren kuramını benimsemiş ve bu nedenle Vatikan kilisesi tarafından iki defa yargılanmıştır. Bu olaylar nedeniyle Galileo tarihte bilim ve din çatışmasının bir sembolü haline gelmiştir.
Oysa bilim ve dinin iç içe olduğunu, Hz.Mevlana neredeyse Galileo’dan 350 yıl önce Divan-ı Kebir adlı eserinin 1.cildinin 196.sayfasında şu sözleriyle belirtmiştir;
“Güneş de, ay da, yıldızlar da, gökyüzünde ilahi aşk ile dönmekte; adeta oynamaktadır. Üzerinde yaşadığımız dünya da dönmekte, oynamaktadır. Biz bunların ortasındayız. Haydi, şu ortadakileri de oynat!”
Böylece döneminin ifadesiyle dönmenin bir enerjisi olduğunu, hareketsiz kalan insanın enerji üretemediğini anlatmaktaydı. Ayrıca yine çağının çok ötesinde bir bilgelikle insanların çark içinde dönüp durduğunu ve bunun yaratımın bir gereği olduğunu, yine Divan-ı Kebir’in 5. cildinde şu sözleriyle vurgulamaktadır;
“Allah’ım! Zümrüt renkli dokuz kat göğü havada, sonsuz boşluk içinde hapsettin; topraktan yarattığın insanı da, çarkla beraber oynatıp duruyorsun.”
Kainatta ve yaratımda, her şey birbirine görünmeyen sevgi enerjisi ile bağlıdır. Hiç kimse bir diğerinden kopuk ya da ayrı değildir, ancak bütün ve birleşik de değildir. Her biri kendi özgür iradesi ile tanzim olur. Hz. Mevlana insanın bu dünyada yaşarken bu ilahi düzeni fark edemediğini şöyle ifade eder;
“ Kör bir deveye benzersin… Boynunda yular seni çeker durur; fakat sen çekeni gör, yuları değil! Çekeni görsen dünya senin için aldanma yurdu olmazdı… ”
Her zaman üzerinde durduğumuz şey, başımıza gelenin ardındaki anlamı görmeye çalışmamız değil mi? İşte Hz.Mevlana bunu yaklaşık 650 yıl önce bu sözleriyle anlatmış zaten. Giden sevgili, kaybettiğimiz iş, başımıza gelen sıkıntı ve dertler, sağlığımız, maddi ve manevi tüm kayıplarımız bizi başka bir yöne çeken yularlarımız değil mi gerçekte. Bunların hepsi algımızın kısıtlanmış görüşünden kaynaklanmıyor mu? Yansıyanın akıl ile yorumlanması sınırlı kalmıyor mu? Başımıza gelenlere, çevremize baktığımızda, hala baktığımız şeyi görüyorsak, yanılsama içinde değil miyiz? İşte ilhamın, rüyaların, hislerin yani “hayatımıza ilahi dokunuşların” bize sunduğu fırsatları doğru değerlendirebilirsek, yani gönül gözümüzü kullanabilirsek dönüşü olmayan Aşk yoluna o zaman girmez miyiz? Bu soruları bir düşünün derim!...
Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı

14 Mart 2012 Çarşamba

“Hayatınızın Amacını Bulmak – 2”


Geçtiğimiz günlerde Dr.Wayne W. Dyer “Hayatınızın Amacını Bulmak ” adlı belgeselinde geçen çok önemli ip uçlarına değinmiştim. Şimdi aşağıda bir kısmına daha yer verdiğim, ilham verici söyleşisinde Dr.Wayne W. Dyer şunlara da değiniyor.
“Hayatınızın ikindisine geldiğinizde, sabah öğrendikleriniz doğruluğunu yitirmiştir”. Artık, onlar doğruymuş gibi hareket edemezsiniz. Egonuzun hayatınızın sabahında, sizi koruma iç güdüsüyle oluşturduğu kalıplar belki o zaman için geçerliydi. Ama hayatınızın ikindisinin kuralları, ihtiyaçları, yaşantısı, gelişimi çok farklı. 
Bizi hayatımızın ikindisine hazırlayacak olan şey varoluşsal doğamızdır. Doğamız, sürekli mücadele halinde olmamızı gerektiren ya da kontrol etmemiz gereken bir şey değildir. Hayatınızın ikindisinde kontrolü ele alması gereken sadece iç sesinizdir. İçinizden gelen bu çağrıya kulak verirseniz, hayatınız farklı bir anlam kazanacaktır. Bu anlamı sadece siz bilebilir ve hissedebilirsiniz. Sizden başka kimsenin anlayamayacağı bir şeydir bu. Seçimlerinizi egonuz doğrultusunda değil de, içinizden gelen sesin doğrultusunda yaptığınızda hayat amacınıza daha çok yaklaşırsınız. Yaklaştıkça gerginliğiniz, korkularınız, kızgınlığınız ve öfkeniz azalır. Kendinizi iyi hissetmeye, bütünü görmeye başlarsınız. 
Eğer seçimlerinizi iç sesiniz yönetmeye başladıysa, artık mutluluk denilen duyguyu daha sık ve kolay yakalarsınız. Elbette etrafınızdaki düzen, sizi dışarıda bırakmamak için çalışacaktır. Ama siz, her geçen an yeni düşünceler, yeni duygular, yeni davranışlarla, hayatınıza farklı bir yön vermeye başlamışsınızdır. Hayatınızın ikindisinde yaptıklarınız, duyduklarınız, hissettikleriniz sizi ne kadar şaşırtıyorsa, bazen öğrendiklerinizi ilk defa duyuyormuş gibi hissediyorsanız, ya da yeni yeni anlamlandırmaya başlamışsanız, bilin ki değişim o kadar yakınınızda. Değişimi gerçekleştirdiğinizde ise kendinizi hayatınızda hiç hissetmediğiniz kadar mutlu ve tatmin olmuş hissedeceksiniz.
Vücudumuz ve ruhumuz bir enstrüman gibidir. Bu enstrüman ile beraber var olmuşuz. Yapmamız gereken şey kendimizi kandırmak değil, bu enstrümanla en güzel besteyi çıkarmaya çalışmak, kendimiz için kendi bestemizi oluşturmaktır. Bu, yaşamı ertelemeden her an keyif veren bir varoluşun hikâyesidir. Bu enstrümanımızı en maksimal düzeyde, en güzel dizaynda, en güzel besteyi yorumlayacak şekilde kullanmalıyız. Süreci olabildiğince içten, kaliteli ve özellikle yaşamı ertelemeden yapmalıyız. Gerçeklerden kaçarak hiçbir yere varamayız. Gerçekten var olmak istiyorsak gerçeklerle yüzleşmeli ve onlarla hesaplaşmalıyız. Bu güce erişmiş olan bireyler hayatta var olmayı anlamlandırmış, sorumluğunu üzerine almış, belirsizlik karşısında o anı ve süreci yaşamış, ölümü kabullenmiş, kendi bestesini kendisi için icra eden bir oluş içindedir. Bu da bireye mutlak hazzı, mutlak keyfi yaşatmaktadır. Müziğiniz hala içinizdeyken, hedeflerinizi ve hayat amacınızı keşfetmek istiyorsanız, kalbinizdeki müziğe kulak verin ve her notasını hayatınıza yansıtın.
Var olmaktan daha güzel ne var!
Aşkla kalın,                              
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı
Kartal ÖZAL