10 Haziran 2016 Cuma

Sizi siz yapan şeylere sahip çıkın

İki yılı aşkın bir süredir yazı yazmıyordum, bir tür yas süreciydi, her süreç gibi bitti. Peki, bu kadar uzun aradan sonra hangi konuda yazmalı insan. Aşk? İnanç? Kişisel gelişim? Hayır, bunların hiçbiri değil. 
Bugünün konusu: DEĞİŞİM.
 “Hareket değişmenin ta kendisidir” der, Engels.
Değişim üzerine yıllardır bir sürü şey yazılmıştır. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” der Heraklitus. Değişimin kanıksanması için her şey söylenmiştir de, her şeyin de değişmemesi gerektiği pek söylenmemiştir.
Hayatınızda neler değişmiyor bakın ve bazılarına sahip çıkın. Çünkü onlardan çok az var.

Mesela;
 Hala varsa mahalle bakkalınıza, kasabınıza, manavınıza sahip çıkın, carrefourda kimse sizi tanımıyor, kimse babanıza selam söylemiyor mesela,
- Akşam eve geldiğinizde size özlemini gösteren evcil dostlarınıza, kedilerinize, köpeklerinize sahip çıkın, onlar ne olursa olsun sizi sevmekten vazgeçmiyorlar ve sevgileri çok gerçek,
- Hele evinizi tarif etmek için kullandığınız bir ağaç, bir çeşme varsa aman ha nazar değmesin,
- Yıllar sonra gittiğinizde hala sizi kucak açarak karşılayan baba yadigarlarınız varsa, onlara da sahip çıkın ne olur,
- Bu plaj on yıl önce geldiğimizde de aynıydı diyorsanız, sadece siz gidin kimseye de haber vermeyin,
-  Lezzeti hiç değişmeyen çınar altı kahvesini de unutmayın, mutlaka gidin ki yaşamaya devam etsin o koca çınar gibi,
- Sizi tüm negatif yönlerinize rağmen seven çocukluk arkadaşlarınıza sahip çıkın, bugün hayatınıza bir dost girse 20 yıl hayatınızda kalacağını kim söyleyebilir. Oysa çocukluk arkadaşlarınız yıllardır orada,
- Yakınlarınızda biraz yeşil alan varsa, gidin papatya toplayın çocukluğunuzdaki gibi,
 Sokak arasında top oynarken yolunuzu kesen çocuklara da kızmayın, yaşıtları evde Play Station oynuyorlar çünkü,
- Etrafınızda zekası normal görülmeyen kişilere de sahip çıkın, onların sevgisi de yalansız çünkü,
- Eksik kalan yönlerinizi açıklıkla, dürüstçe yüzünüze söyleyen arkadaşlarınıza da sahip çıkın,
- Hala sosyal medyayı kullanmayan dostlarınız varsa, onlara da sahip çıkın, onlar bizim son kalelerimiz,

Hayatınızda değişmeyen bazı şeylere sahip çıkın ki, yıllardır biriktirdiklerinizi, anılarınızı dolayısıyla sizi siz yapan değerleri oluşturan şeyler yaşamaya devam etsin, çünkü Osho’nun söylediği gibi “Kabul edilmen seni bütünleştirir, seni kendine güvenli kılar, seni kendin gibi hissettirir. O zaman beklentileri yerine getirmene gerek yoktur, artık gerçek sen olabilirsin.”
Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL

PDR / Davranış Bilimi Uzmanı / Regresyon Psikoloğu

5 Mayıs 2015 Salı

Bir dostun ölümü, hatıralarının yok sayılmasıyla başlıyormuş…

Neredeyse on ay önce bir dostumu kaybettim. Hani ne zaman başınız sıkışsa yanınızda olacağını bildiğiniz insanlar vardır ya, onlardan biriydi O. Sözleşmiştik, rakı içecek, dertleşecektik. On ay önce bir gece vakti, o bedende yaşadığı anlarını bitirdi. Bir gün sonra haberi geldiğinde, bir organımı kaybettim ve hiçbir zaman tamamlanamayacağım diye düşündüm. Kalbimde bir kara delik oluştu, duygularım, düşüncelerim ne zaman ona doğru yaklaşsa etrafında ne varsa yuttu durdu. Dilim sustu, düşüncelerim sustu, aklım sustu.
“Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyin sevdiği, değer verdiği birini bu yaşamda bir daha asla göremeyeceğini bilmek olduğunu anladım.”
“Yanılmışım!”
O’nu bir daha göremeyecek, dertleşemeyecek olmak değilmiş zor olan.
Asıl zor olan daha yılı dolmadan insanların hayatın normale dönmesi gerektiğini vurgulayıp durmasıymış. Ne ise o normal? İnsanların birer birer ortadan kaybolmasıymış zor olan. Sanki hiç yokmuş gibi, hiç olmamış gibi hatıralardan, akıldan çıkmasına tanıklık etmekmiş. “Asıl zor olan “unutulmasına” tanıklık etmekmiş.” Bir dostun ölümü, onu alışıldık bedende görememek, dokunamamak değilmiş aslında. Elli yıllık bir ömrün yaşantılarını, bir yıl bile olmadan unutmayı normal sayan insanlar var ya. Bir dostun ölümü, hatıralarının yok sayılmasıyla başlıyormuş.
Ben bir dostumu kaybettim, bundan on ay önce. Ama aklına gelen soruları, ne kadar kolayca ve ne kadar derinlemesine sorguladığını unutmadım, bir çocuk gibi nasıl hızlı öğrendiğini, nasıl heyecanlandığını, hayallerine tutkuyla nasıl sarıldığını, nasıl hızla harekete geçtiğini ve arkada sevdiği insanları bıraktığını unutmadım. Bunlar neler gördü diye bakan gözlerini, naif, sıcak gülümsemesini unutmadım.
Huzur içinde gittiğini, ama gittiği yerde çokta uzun kalmayacağını biliyorum. Çünkü ruhunu burada nasıl hızla arındırdığına tanık oldum. Yüklerinin çoğunu nasıl bıraktığını biliyorum. Çok değil birkaç ay içinde, dünyanın bir yerinde bir bebek doğacak. Hızla büyüyecek, kocaman biri gibi davranacak, akla gelmeyen derinlikte sorular soracak, derin derin sanki büyük bir adammış gibi bakacak, sıcacık gülümseyecek. İşte o zaman ben onun artık yeni bir bedende olduğunu duyumsayacağım ve iki kadeh “Gentleman Jack” koyacağım.
Şerefine kaldıracağım onun ve tüm diğer güzel ruhların…

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

1 Nisan 2015 Çarşamba

Tesadüf mü? Şans mı?

Tesadüf: Rastgele, rastlantı anlamlarında kullanılan bir kelime olup, içinde insan iradesinin olmadığı eylemler bütününü tanımlar. Örneğin bir kafede çok sevdiğin bir sanatçıya rastlamak tatlı bir tesadüftür veya sevmediğiniz birine rastlamak tatsız bir tesadüftür.
Oysa şans bambaşka bir anlam taşır.
Şans: Rastlantıları düzenleyen ve insanlara iyi ve kötü durumları hazırladığına inanılan doğaüstü etken. Doğaüstü etken tanımlamasıyla şans kavramının içindeki görünmeyen prensipler ve ezoterik bilgiler derhal kendisini ön plana çıkarıyor. Şansın tesadüfle elbette bir ilgisi yoktur.
“Mesela bir danışanım bir süpermarkettin düzenlediği çekilişten araç kazandığını başvurunun son günü aldığı gazeteden öğrenmiş ve son anda piyangosunu kurtarmıştı. O gün o gazeteyi alması rastlantı gibi görünürken, o gazetenin ön sayfasında kendi piyango numarasına yapılan son çağrıyı görmesi şanstır.”
Şans denilen kavram, rastgele oluşan ve bir takım insanları diğerlerine göre kayırıp onlara ayrıcalık tanıyan ve insanın iradesini hiçe sayan bir olgu değildir.
Şans, insanın geçmişte ve şimdide; kendi iradesiyle yaptığı eylemlerin evrende işlemekte olan sebep-sonuç yasasına göre belirlenen sonuçlarıyla buluşmasıdır. Bu işleyişte Evrensel İşleyiş Mekanizması'nın gözeticiliği önemli bir fonksiyon görür.
Evrensel İşleyiş Mekanizması'nın hiyerarşik yapısı içinde gerçekleştirilen bu fonksiyon sayesinde insanların kapasiteleri ve ihtiyaç durumları dikkate alınır. İnsanlara en uygun olacak şekilde yapılan bu düzenlemede, en ufak bir haksızlık, aldatma, ya da ayrıcalık söz konusu değildir. Kişi her ne ile karşılaşıyorsa, o anda kendisine en uygun, en gerekli olan odur.
Bu nedenle insanların şanssızlıktan, talihsizlikten yakınmalarında hiçbir mantıklı dayanak bulunmaz. Bu tür yakınmalar sadece evren de işlemekte olan tüm kozmik prensipleri ve ezoterik bilgileri bilmemekten kaynaklanır.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,

Kartal ÖZAL
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı

Not: Ankara’da ki öğrencilerimden Sevgili Yıldız Aktar bu konuda harika seminerler vermekte, gençlerle şansları yaratılırken kendi üzerlerine düşen roller konusunda harika bilgileri paylaşmaktadır. Dileyenler kendisine facebook sayfasından ulaşabilirler…

6 Ocak 2015 Salı

Kişisel gelişim arayışlarınızda dikkat etmeniz gerekenler


Bilinç evrimi çağındayız. Her şey çok hızlı gelişip değişiyor. Bu çağda ayakta kalmak ve akan zamana uyum sağlayabilmek için bizlerde sürekli bir evrim geçirmek zorundayız. Bunun içinde, uzun süredir tüm dünya da çeşitli isimlerle anılan yüzlerce eğitimden diğerine koşturup duruyoruz. Peki, bu eğitimleri veren eğitmenlerde nelere dikkat etmeliyiz ve bize en çok katkı sağlayacak olan eğitmeni nasıl seçmeliyiz?

  1. Sizin yaşamınızı, tercihlerinizi yönlendirmeye çalışan eğitmenlere karşı dikkatli olun. Dürüst bir eğitmen size yalnızca farklı fikirler öne sürer. Einstein “Sorunu yaratan zihin, çözümü üretemez” diyor ya hani. Zaten “sorununuza farklı açıdan bakabilirseniz bir danışmana ihtiyaç duymazsınız.” İhtiyacınız olan şey yargılanmak, eleştirilmek veya suçlanmak değil. Bunu etrafınızdaki insanlar yeterince yapıyor. Ya da onların yerine siz kendi kendinize yapıyorsunuz zaten. Bir eğitmenin işi sadece yeni bir bakış açısı geliştirmenize yardımcı olmak. Bu nedenle özellikle “ben oldum” diyenlerden hemen uzaklaşın. Daha çooook yolumuz var…
  2.  Size gereksiz iltifatlarda bulunan, size hep olumlu mesajlar vermeye çalışanlardan da uzak durun. Bu kişiler “sizi zorlayacak iyileşme çalışmaları yerine, sadece geçici olarak rahatlamanızı sağlayacak yumuşak çalışmaları” tercih ederler. Herkes üzerinde denenebilecek risksiz çalışmaları yaparlar. Dolayısıyla çok yavaş ilerlersiniz. Yeni başlayanlardan veya kendisiyle yüzleşmeye henüz hazır olmayanlardansanız bu kişiler tam size göre. Ama sorunlarına çözüm arayanlardansanız hemen kaçın…
  3. Kendilerinin seçilmiş olduğunu ima eden, özel yetenekleri olduğunu belirten, yaptıklarının “sorunlarınıza % 100 çözüm olabileceğini söyleyenler”den de hemen uzaklaşın. Aklı başında herkes milyonlarca seçeneğiniz olduğunu, her çalışmanın farklı çözümler üretebileceğini bilir. Derya içinde damla olduğunun farkında olan biri zaten size bunları sunmaz…
  4. Uygulayacağı yöntemleri anlatmaktan veya açıklamaktan kaçınanlardan da uzak durun. Unutmayın “yöntemsiz terapi olmaz.” Bir çalışmaya başlamadan önce o konuda kişinin uzmanlığı hakkında fikir sahibi olun ki, karşılıklı güven ortamı gelişebilsin…
  5. Paraya “aşırı önem verenler”den de uzak durun. Elbette her emeğin bir karşılığı var. Ama maddi gücünüz hangi düzeyde olursa olsun, mucizeler vaat ederek fahiş ücret alanlardan hemen uzaklaşın…
  6. Elbette “sembolik ücret alan veya hiç almayarak sizi kendine borçlandıran kişiler”den de uzak durun. Nadiren gerçekten ihtiyacı olmadığı için karşılık istemeyen çok değerli insanlara rastlayabilirsiniz. Alma ve verme arasında hep döngüsel bir denge olması gerektiğini bilerek küçükte olsa bir hediye götürün ki borçlu kalmamış olun…

Listeyi uzatmak mümkün, benim aklıma gelenler bunlar. Hadi aklınıza gelenleri bana gönderin veya listeye ekleyin.
Sevgiyle ve aşkla kalın,
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Terapisti
Kartal ÖZAL

7 Şubat 2014 Cuma

Geçmiş Yaşamların Anlaşılması İçin Öneriler

Artık bildiğiniz gibi ruhsal enerjimizin en önemli amacı tekamül etmek. Dolayısıyla ölümden sonraki sürecin en doğru işleyişi ışığa doğru yolculuk, yani ruhsal aleme geçmek. Bu süreç hakkında halen yaşamda olan insanların, ölüme yakın deneyimlerini anlattıkları yüzlerce kitap bulunmakta. Bu konuda yazılan tüm kitaplar göstermekte ki, ruhun bedeni terk ettiği andan itibaren başlaması gereken bir ruhsal alem yolculuğu var. Geçmiş Yaşam Regresyon çalışması da; kişinin bilinçaltının derinliklerinde saklı kalmış, bitmemiş işleri tamamlayarak şifaya kavuşmasına ve geçmişin izlerini temizlemesine yardım etmeyi amaçlayan bir çalışma. Bu çalışmanın içinde geçmiş yaşamların incelenmesi, ışığa yapılan ölüm sonrası yolculuk, bazı çalışmalarda dünyaya doğmadan önceki hayatlar arası süreç, dünya dışı deneyimler, enerji alanlarının temizlenmesi ve korunması, geçmiş yaşamlardan bugüne getirilen travmaların iyileştirilmesi gibi konular bulunmakta. Dolayısıyla Regresyon Terapisi Sürecini daha iyi algılayabilmek ve yönetebilmek için uygulayıcıların mutlaka incelemesi gereken, katılımcıların da konu hakkında daha seçici olabilmesi için aşağıdaki kitap listesini sizlerle paylaşmak istedim. Bu liste için beni teşvik eden Ankara Çalışma Grubuma çok teşekkürler. İnşallah yaz sonunda bu listede kendi kitabımı da önerebileceğim.

Aşkla kalın,
  1.  Geçmiş Yaşamlarınızı Keşfedin………Michael Talbot…….........Ege Meta Yayınları
  2.  Ölümden Sonra Neler Oluyor…………Ergun Candan…….......Sınır Ötesi Yayınları
  3.  Tekrar Doğuşu Keşfetmek…………….Hans Stan Dam……....Ruh ve Madde Yayınları
  4.   Işıkla Gelen Değişim………………….Dr.Melvin Morse…......Dharma Yayınları
  5.   Işığa Bir Adım Kala…………………..Dr.Melvin Morse…......Dharma Yayınları
  6.   Başka Yaşamlar, Başka Benlikler…….Roger J.Woolger….......Ruh ve Madde Yayınları
  7.   Ruhların Kaderi……………………….Michael Newton…......Ruh ve Madde Yayınları
  8.   Ruhların Yolculuğu……………………Michael Newton…......Ruh ve Madde Yayınları
  9.   Ruhsal Büyüme…………………..……Sanaya Roman….…..Akaşa Yayınları
  10.   Ötealem Deneyleri…………………….Dr.Gray E.Schwartz....Ruh ve Madde Yayınları
  11.   Doğmadan Önceki Hayatımız…………Dr.Helen Wombach.....Ruh ve Madde Yayınları
  12.   Koruyucu Meleğimiz Konuşuyor……...Jonathan Cainer……...Meta Yayınları
  13.   Psişik Korunma………………………...Fadime Emir……….Ruh ve Madde Yayınları
  14.   Ölüm Sonrası…………………………..Colin Wilson……….Ruh ve Madde Yayınları
  15.   Ruhlar Kitabı…………………………..Allan Kardec……….Ruh ve Madde Yayınları
  16.   Yeni Çocuklar ve Ölüme Yakın Deneyimler.P.M.H.Atwater.....Ruh ve Madde Yayınları
  17.   İki Dünya Arasında……………………F.Wiedemann………Ruh ve Madde Yayınları
  18.   Koruyucu Meleğinizle İrtibat…………Richard Webster……..New Age Yayınları
  19.   Ruhsal Astroloji…………………….…Jan Spiller…………..Akaşa Yayınları
  20.   Dünyada Niçin Yaşıyoruz……………..Dr. Refet Kayserilioğlu…Sevgi Yayınları
  21.   Meleklerle Diyalog……………………Gıtta Mallasz…………Kelebek Yayınları
  22.   Doğanın Sunduğu İlaçlar………………Reader’s Digest……..İnkılap  Yayınları
  23.   Biri Bizi Gözetliyor……………………Rupert Sheldrake……Kaktüs Yayın Evi  
  24.   Geçmiş Yaşamlar, Ölümsüz Ustalar / Dr. Briane Weiss………Dharma Yayınları
  25.   Işığın Elleri………………….................Barbara Embrennan……Meta Yayınları
  26.   Işığın Doğusu………………………… Barbara Embrennan…….Meta Yayınları 

27 Ocak 2014 Pazartesi

Artemis: Yerinden edilmiş Tanrıça

Her kadın bir Tanrıça’dır aslında. Tanrıçadır da ruhunun derinliklerinde hangisinin izlerini taşıyordur? Bu yazı dizisinde ayrı ayrı Tanrıça arketiplerinin kadınların kişiliklerine nasıl yansıdığını anlatmaya çalışacağım. İlk olarak babası Zeus’tan armağan olarak “Işık getirme görevi” ni isteyen, ismi “bakana gerçeği yansıtan su” anlamına gelen Artemis’le başlamak istedim. Artemis kadını, ruhunun derinliklerinde yabani hayatın, vahşi doğanın tanrıçası olduğunu bilen, ancak orada gerçek anlamda huzur bulduğundan sık sık şehir yaşamından kaçarak trekking, scuba vb doğa sporlarına vakit ayıran kadındır. O şehir yaşamında kendini asla evinde hissetmez. Bu nedenle bu uygar dünyayla sadece yüzeysel olarak ilgilenir. Hala bir facebook sayfası bile olmayabilir mesela. Olsa bile büyük olasılıkla aktif kullanmıyordur. Gardrobunda döpyesler, sofistik elbiselerde bulamazsınız onun. Giysileri onun için hiçbir zaman bir statü göstergesi olmamıştır. Çok seksi olmaması şartıyla kendini rahat hissettirecek her şeyi giyebilir.

Artemis kadını, fiziksel olarak erkek çocuklarına özgü bir enerjiye sahiptir. Birçok erkekten uzun mesafeleri yürüyebilir veya ağır yüklerin altına kolayca girebilir. Dolayısıyla aslında hayatta ancak kendi kadar aktif olan bir erkekle mutlu olarak yaşayabilir. Çünkü onun için özelliklede bir erkeğe kendini bırakmak çok zordur. Kendi becerilerine o kadar güvenir ki, bu nedenle hayatının büyük kısmını yalnız geçirmek zorunda kalır. Bir başkasına, hele de bir erkeğe güvenmek onun içinde, hayatına giren kişi içinde zorlu bir sınavdır. Bu süreci mümkün olduğunca baltalamak ve tekrar yalnız kalabilmek için neredeyse çaba harcar. Sevgisini hayvanlara aktarır. Özellikle yavru hayvanlara karşı müthiş bir zaafı vardır. Doğasında onların koruyuculuğunu yapmak olduğundan, bazen yalnızlığını onlarla yenmeye çalışır.

Artemis kadınını küçükken fark etmek çok daha kolaydır. Öğretmenleri onu huysuz, sıkılgan, düşük kapasiteli olarak tanımlarlar. Bu çocuğun başka bir yerde olmayı istediği aşikardır. Her türlü fiziksel aktivite ve doğa yürüyüşü, aşırı disiplin içermediği sürece mükemmel derecede ilgisini çeker. Kız kardeşi Athena nasıl erkekler kadar akıllı ve bilge olmaya çalışıyorsa, Artemis kadını da erkekler kadar güçlü olmaya çalışır. Athena ne kadar zihnine sığınıyorsa, Artemis o kadar bedenine sığınır.

Şehirde kendisini kırgın, kızgın, agresif, adeta kapana sıkışmış hisseden Artemis kadını kendisini ne kadar silik, sinik ve değersiz hissediyorsa, aynı Artemis kadını doğada kendini tam bir şaman veya bilge bir kadın gibi hissederek herkese rehberlik edebilir. Bazen bir yürüyüşte, sosyal hayattan tanıdığınızı sandığınız birinin içinde saklı tuttuğu Artemis kadınını serbest bıraktığını görebilirsiniz mesela. Sonra da nasıl farklı tanıdığınıza şaşarsınız.

İçinizde yerinden edilmiş bir Artemis kadını taşıyorsanız, lütfen ve acilen onu doğaya bırakın. Doğada geçen kısa bir yalnızlıktan sonra içinizde uyanan bilgeliğe inanamayacaksınız.

Sevgiyle ve aşkla kalın,
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı
Kartal ÖZAL

25 Kasım 2013 Pazartesi

Biz Erkekler Hala Küçük Perilere İnanıyoruz

Eril ve dişil yanlarımız birçok konuda ayrı kutuplarda olan, ama aynı zamanda ayrılmaz parçalarımız.
Teorik olarak mantıklı, akıllı, gerçekçi davranan yanımız eril, duygularıyla hareket eden, tutkulu, sezgisel, bazen kaprisli ve alıngan yanımız ise dişil.
Peki, pratikte gerçekten böylemi? Hadi ikili ilişkilerimize bakalım…
Mesela o mantıklı, akılcı, gerçekçi erkek;
-          Ondan birkaç güzel kelime duymak isteyen kadın karşısında,
-          Trafikte basit bir hata yapan diğer şoför karşısında,
-          Tuttuğu takım yenilgiye uğradığında,
-          Yaşadığı evin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğinde……nerede?
Geçenlerde Ankara yolunda “Gece Yarısından Önce” serisinin üçüncü filmini izledim. Filmin son bölümünde tipik bir karı-koca kavgası var. Kadın bir ara diyor ki;
“Bir yere mi gidiyoruz, sen kendi eşyalarını topluyorsun, ben kalan her şeyi.” ve ekliyor. “Siz erkeklerde neyi seviyorum biliyor musun? Hala sihre inanıyorsunuz. Küçük periler çorapları topluyor, küçük periler bulaşık makinesini boşaltıyor, küçük periler çocuklara güneş kremi sürüyor. Küçük periler yemek pişiriyor. Küçük periler, küçük periler.”
Ekleyeyim, bence alışverişi de onlar yapıyor. Bu nedenle de akşam işten eve yorgun geldiğimizde şımartılması gerekenin kendimiz olduğunu düşünüyoruz. Kadınlar bütün gün evde ne yapıyor olabilir ki? Baksanıza bütün işleri küçük periler yapıyor.
Evet, itiraf ediyorum. Biz erkekler o küçük perilere hala inanıyoruz.
Nerede gerçekten o mantıklı, akılcı, gerçekçi erkek? Kazandığı para yaşadığı hayata yetmediğinde, çocukların sorumluluğunu paylaşmak gerektiğinde, hayat elimizden bir kelebek gibi uçup giderken televizyonun mu, bilgisayarın mı yoksa telefonun mu arkasında saklanıyoruz?
Hayat hiçte teoride ki gibi ilerlemiyor. Biz erkekler o küçük perilere hala inanıyoruz da, üç kuruşu otuz kuruş gibi harcayabilen evimizdeki gerçek simyacıyı gözden kaçırıyor, ona teşekkür etmeyi ihmal ediyoruz. Dışarıda veya evde çalışan tüm kadınlara en derin saygılarımla.
Bu dünya sizinle çok daha güzel,
Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL

PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı

18 Kasım 2013 Pazartesi

İçinizdeki 10.Adamı Susturabilirsiniz

Geçenlerde günü birlik Bodrum’a seyahat etmek durumunda kaldım. Türk Hava Yollarının muhtemelen yeni uçaklarından biriydi. Şu koltukların arkasında multimedya ekranı olanlardan. Ekrandan bir film seçtim ve izlemeye başladım. Brad Pitt’in “Dünyalar Savaşı – Z” adlı gerilim-aksiyon türünde bir filmdi. (Genelde kafamı boşaltmak için fantastik şeyler izlemeyi severim.) Filmde Brad Pitt’in Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü adına “insanların hızla zombiye dönüşmesine” neden olan bir virüsün kaynağını arayıp tedaviye ulaşma çabası konu alınıyor. (Zombi efsanesinin esin kaynağı Afrika kökenli ve Haiti ile Batı Hint Adaları'nda yaygın olan voodoo inancındaki “yeniden diriltilen insanlar”dır.)

Aşıyı bulabilmek için yola çıktığı bilim adamıyla uçaktaki sohbetlerinden birkaç alıntıyı aktarayım. Bilim adamı filmin bir yerinde diyor ki;

1.“Tabiat ana bu virüsü yayarak bir seri katil gibi davranıyor. Her seri katil ardında özellikle kırıntılar bırakır. Bu virüste öyle yapıyor. Zor olan o kırıntıları fark edebilmek.” 2012 yılı sonrasında gelişecek olan bilinç evrimi sonrasında dünyada önemli nüfus azalması olacağı sıkça dile getirilmekteydi.

2. “Bazen bir virüsün en acımasız yanı diye düşündüğün şey, aslında zırhının içindeki zaafıdır. Zaaflarını güçlü yanıymış gibi kamufle etmeyi çok sever.” Çok güçlü görünen insanlara da baktığımızda o maskelerinin altında bazen çok yalnız, bazen çok zayıf ya da kırılgan olabildiklerini biliyoruz. Bu teoriye göre de iyileştirilmesi gereken şey o kabuk, yani kişilerin gereksiz fedakar, gereksiz güçlü veya dayanıklı görünmesidir.
Filmde virüs o kadar hızlı yayılıyor ki, sonunda dünyada güvenli alanlar son derece azalıyor. En kuvvetli direnci proaktif davranarak şehrin etrafına sur ören ve girişleri denetime alan Kudüs gösteriyor. Peki Kudüs’ün bu kadar hazır olabilmesinin ardındaki sır ne? Brad Pitt bunu öğrenmek için Kudüs’e gidiyor. Kudüs’te bu organizasyonun ardındaki en güçlü kişi ile görüşüyor. O kişi bu proaktif davranışın ardındaki sırrı şu kelimelerle anlatıyor.
-          1930 larda Yahudiler toplama kamplarına gönderilebileceklerine inanmayı reddettiler.
-          1972 de olimpiyatlarda katledilebileceklerini anlamayı reddettiler.
-          1973 de arap askeri hareketlerini gördüler. Ancak bir tehdit oluşturmadığına oy birliği ile karar verdiler. Bir ay sonra saldırıya uğradılar.
Bu yüzden değişiklik yapmaya karar verdiler. 10.ADAM. 9 kişi aynı bilgilere bakıp tamamen aynı sonuçlara ulaşırsa, 10.Adamın görevi otomatik olarak aynı fikirde olmamak. Ne kadar olanaksız görünürse görünsün 10.Adam diğer dokuzunun yanıldığı varsayımını araştırmak zorundadır. Sonrası zombilere daha gerçekçi şekilde yaklaşan klasik bir gerilim filmi.

Ancak o günden beri aklımda bu 10.Adam teorisi dönüp duruyor. Aslında hepimizin içinde sağlıksız çalışan bir 10.Adam var. Siz tam bir işe girecekken, evlenmek üzereyken, gemileri yakıp gitmek üzereyken, yani birçok olumlu anda tam da düşüncesizce bir fikir birliğiyle olayların tam da içine sürüklenebilecekken, o ana kadar aklınızdan geçenin tamda tersini size savunan bir 10.Adam çıkıverip sizi yolunuzdan alıkoymak için müthiş bir direnç gösteriyor.

Her ne yapacaksanız tam da tersine karar veriyorsunuz ve sonra da şaşa kalıyorsunuz kendi verdiğiniz karara. Kendinize mantıklı bir cevap arıyor, ancak bulamıyorsunuz. İşte bu kararınızın sorumlusu olan 10.Adamı susturabilir ve yüreğinizin sesine kulak verip eyleme geçebilirseniz değişim başlıyor. Hayatınız yenileniyor. Mutluluk size içinizdeki ses kadar yakın aslında. Sadece aklınızı mı, yoksa yüreğinizi mi dinleyeceksiniz ona karar vermeniz yeterli.
Hadi artık siz düşünün,

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL,
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı

17 Kasım 2013 Pazar

Rüyalarımda üç misafirim var; Beyaz yılan, Beyaz Aslan ve Beyaz Kartal

Rehber rüyalar genelde bize bir mesaj taşıyan, sabaha karşı gelen, sonrasında bizi uyandıran, hemen her detayını hatırlayabildiğimiz rüyalar olarak adlandırılır. Açıkçası geçen yaza kadar rehber rüyalarımdan ancak birkaçına anlam aramıştım. Geçen yaz başında bir gece rüyamda boynunda tüyler bulunan beyaz bir yılan gördüm. Üzerine araştırma yaptığımda Tüylü yılan Ku-kul-kan’ın galaktik ırka mensup varlıkların bırakmış oldukları bilginin son izi olduğunu öğrendim. Yılan aynı zamanda galaktik uygarlığın da sembolüydü. Galaktik ırkın diğer adı da yılan oğullarıdır. Yılan oğulları demek, galaktik ırka mensup kişiler demektir. Guatemala tradisyonuna göre onlar göksel okyanusun kalbinden gelmişlerdir, hayrın tezahürü, gün doğuşunun, Tan'ın efendisidirler.
Tam bu yılan bana ne anlatmak istiyor derken, bir başka akşam beyaz bir aslan gelmesin mi? Hemen araştırmaya başladım. Beyaz aslanın görevinin ilahi ışığın tüm insanlığa şifa dağıtmasına yardımcı olmak olduğunu öğrendim.
Son olarak bu yaz Hans Stan Dam dan aldığım regresyon ileri eğitiminin akşamlarından birinde ise rüyamda beyaz bir kartal görerek üçlemeyi tamamladım. Beyaz kartalın çağrısı açıktı. Tüm söylencelerde bir kartalın aniden ortaya çıkışı şamanlığa çağrılışın belirtisi olarak yorumlanır.
“İlk Şaman anlatısı… Başlangıçta Tanrılar insanı yaratmışlar ve insan, kötü ruhlar yeryüzüne hastalık ve ölüm saçıncaya dek mutlu yaşamış. Tanrılar hastalık ve ölümle savaşmak üzere insanlara bir şaman armağan etmeye karar vermişler ve Kartalı göndermişler. Ama insanlar onun dilini anlamamışlar. Kartal geri dönüp, Tanrılardan kendisine konuşma yetisi vermelerini istemiş. Tanrılarsa kartalı yeryüzünde rastlayacağı ilk kişiye şamanlık yetisi vermesini buyurarak, tekrar dünyaya göndermişler. Kartal yere inince bir ağaç dibinde uyuyan bir kadın görüp onunla çiftleşmiş. Bir süre sonra kadın bir oğlan doğurmuş ve bu çocuk "ilk şaman" olmuş. Değişik bir anlatışa göre ise, kadın Kartalla çiftleşince kendisi şaman olmuş...
Turukhansk Yakutlarında da kartala ilk şamanın yaratıcısı gözüyle bakılır. Fakat kartal ayrıca Ajı Tojen ("Işığın Yaratıcısı'') adını da taşır. Ajı Tojen'in çocukları, Evren Ağacının dallarına konmuş ruh-kuşlar olarak tasarlanır.
Ağacın doruğunda olasılıkla Ajı Tojen 'in kendisini simgeleyen çift başlı Kartal, Tojon Kötör ("Kuşlar Beyi'') bulunur, Yakutlar, birçok başka Sibirya halkları gibi, Kartal ile kutsal ağaçlar, özellikle huş veya kayın ağacı arasında ilişki kurarlar. Ajı Tojen şamanı yarattığı zaman gökteki malikanesine sekiz dallı bir huş ağacı da dikmiştir ve bunun dallarında, içinde Yaratıcının çocukları bulunan yuvalar vardır. Ayrıca yeryüzüne de üç ağaç dikmiştir ve bunun anısı olarak şamanın da, yaşamının bir anlamda yaşamına bağlı olduğu bir ağacı vardır. Şamanların sırra-erme rüyalarında adayın, doruğunda Dünyanın Beyinin bulunduğu Evren Ağacının yanına götürüldüğünü anımsayalım. Bazen bu Yüce Varlık bir kartal biçiminde tasarlanır ve ağacın dalları arasında geleceğin şamanlarının ruhları bulunur.”
Şamanın göreve çağrılması olayında ataların ruhlarına düşen rol gerçekte, sanılabileceğinden daha az önem taşır. Söz konusu atalar, Kartal biçimi altında güneşi simgeleyen Yüce Varlık tarafından doğrudan doğruya yaratılmış olan mitsel "ilk şamanın" torunlarından başka bir şey değildir.
Hadi bakalım top sizde. Şimdi bu rüyalar bana ne anlatmak istiyor ve neden çok kısa aralıklarla konuğum oluyorlar. Bu konuda fikri olanlar bana kartal.ozal@gmail.com adresinden ulaşabilir veya facebook sayfamdan özel mesaj atabilirler.

Sevgiyle ve aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR ve Davranış Bilimi Uzmanı