20 Şubat 2018 Salı

Var'olan Annenin Yok'luğu


Bu kitabın ismini bir danışanım verdi. Şu anda basımı tükenmiş, ancak ne yapıp edip buldum. Terapist - Yazar Jasmin Lee Cori’nin uzmanlık alanı “Çocukluk döneminde kötü muamele görmüş veya ihmal edilmiş yetişkinler.” Kitap beni hızla içine çekti, belki ilerde bir seminer içeriği bile oluşturabilir.

Sizinle içindeki bazı bölümlerini paylaşmak istiyorum. Yazar, açılışta bir şiirle girmiş.

Anne, Neredeydin?
İlk adımlarım uçabileceğini gören yavru bir kuş gibi, mest olmuş halde,
Arkama baktığımda gülüşüm yüzümde dondu
Seni bulamadım,                                                                           Anne, neredeydin?
Okulun ilk gününde tangır tungur bir otobüste,
Yabancı bir yere giderken,
Çocuklar bağrışıp büyükler birbirleriyle arkadaşlık ederken,                                               
Bütün dünya bana yabancıydı,
Anne, neredeydin?                                                                                                                    
(...)                                                                                                                                       
 Baktın ama beni görmedin,
Sıcaklığın küçük kız kalbime hiç ulaşmadı,
Neden birbirimizi kaybettik?                                                                                                         
Anne, neredeydin?

Regresyon terapisinde en çok üstünde durduğum konulardan biri anne karnı ve şimdiki yaşam travmalarıdır. Hayatımızda sadece birkaç deneyim annelerimizle kurduğumuz bağ kadar derindir. Bu duyguların kökeni çok derinlere inebiliyor. Buna Bonding İlişkisi diyoruz. 
“Bonding ilişkisi, anne ile çocuk arasındaki temasla kurulan ilişkidir. Döllenme ile başlayan ve anne karnında iken daha da gelişen “birbirine ait olma, bütün olma” duygusudur. Bu duygu bebeğe anneye karşı güven geliştirmesi konusunda yardımcı olurken, annesine de bebeğini anlaması ve ona yardımcı olması, yol gösterebilmesi konusunda “özgüven” kazandırır.” Aşağıdaki linki okuyabilirsiniz.

Anne, bebeğini sevgiyle kucağına aldığında, ilgiyle emzirdiğinde, annenin kalbiyle sütü birleşir. Bebekler dünyaya anneleriyle bağ kurma hevesi ve potansiyeli ile gelirler. Ancak anne duygusal olarak orada değilse, ilişkiyi kuramayan bebek ileride kendisini ilişkiler konusunda güvensiz, cesaretsiz veya bağımlı bir yetişkin olarak bulabilir.

Freudyen bir bakışla anne ve erkek çocuk arasında nispeten daha kuvvetli olan bağ, anneler ve kızları arasında tüm dünyada sıkıntılı olabiliyor. “Birçok terapi seansında defalarca karşılaştığımız durum ise, o ihmal edilmiş küçük kızın artık kendi yetişkinliği tarafından bile görmezden gelindiğidir.”
Peki neden kadınlar kendileri için iyileştirici olabilecek bir terapi seansında bile, çocukluğunu çalan anneyi korumaya çalışır? Ondan bahsederken suçlamaktan kaçınır. Aslında onu korurken, belki de bilinç altına attığı hayal kırıklığını, öfkesini, acısını korumaya alıyordur.

“Annenin duygusal olarak yokluğu hiçbir diğer travmaya benzemez. Çünkü dikkatli, sevecen, koruyucu ve ilgili bir annenin varlığı tüm diğer olumsuzlukların etkisini hafifletebilir.”

Kadınlar “İyi Anne”lik görmüşlerse kuşaktan kuşağa geçebilecek muhteşem bir değişimin öncüsü olabilirler. Yeni bebeği olan bir anneyseniz hiç durmayın ve onun kulağına fısıldayın “Burada olduğun için çok mutluyum.” Eğer ergen bir kız çocuğu sahibiyseniz sizi terslese de ona, “Sana saygı duyuyorum.” diye seslenin. Eğer bu kız artık bir yetişkinse, hala geç kalmış sayılmazsınız. Ona “İhtiyaçların benim için önemli, benden yardım isteyebilirsin.” diyebilirsiniz.

Not: Bir sonraki yazıda “İyi Anne” nin On temel mesajını paylaşacağım.

Sevgiyle ve aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

3 Şubat 2018 Cumartesi

Uyanın ve ayağa kalkın

Son zamanlarda sıklıkla karşılaştığım bir soru var. Her şey şimdiki zamanda oluyor ise, geçmiş artık geride kalmış ve gelecek henüz gerçekleşmemiş ise “Dönüşümsel Regresyon veya Geçmiş Yaşam çalışmalarının bizim hayatımıza etkisi nedir?
Osho’nun bu konudaki görüşüyle açıklama getireyim.
Osho diyor ki; Karma’nın olaylara bakış açısı şudur. Hayatımızı etkileyen derindeki yaralar nereden geliyorlar? Gelecekten gelemezler, çünkü gelecek henüz gerçekleşmemiştir. Şimdiki zamandan gelemezler, çünkü henüz ne olduğunu bilemiyorsun.

“Şimdiki zamanı sadece uyanmış olanlar bilir.”

Dolayısıyla sen aslında zihinsel olarak sadece geçmişte yaşıyorsun, öyleyse geçmişinden bir yerlerden gelmek zorundalar. Yara hafızanda bir yerlerde olmalı. Geri git. Orada sadece bir tek yara değil, birkaç yara olabilir. Küçük, büyük yaralar. “Daha derine git ve ilk yarayı bul; öfkeni, acının, korkunun, endişenin, cesaretsizliğinin asıl kaynağını.” Denersen, bulabilirsin, çünkü oradadır. Bütün geçmişin oradadır. Tıpkı bir film rulosu gibi, yuvarlanmış içeride bekliyordur. Ruloyu aç ve filmi seyretmeye başla. 

Prati-prasay işlemi budur. “Kökteki nedene geri gitmek” anlamına gelir. Ve bu işlemin güzelliği şudur: Bilinçli olarak geri gidebilirsen, bilinçli olarak bir yarayı hissedebilirsen, yara anında iyileşir. 

Neden mi iyileşir? Çünkü yara bilinçsizlik, bilinmezlik tarafından yaratılmıştır. Yara, inkarın, uykunun bir parçasıdır. Bilinçli olarak geri gider ve yaraya bakarsan, “bilinç iyileştirici bir güç” haline gelir. “Geri gitmek, bilinçsiz olarak yaptığın şeylerin üzerine bilinçli olarak gitmek anlamına gelir.”

Sadece bilincin ışığı tüm yaraları iyileştirebilir. O iyileştirici bir güçtür. Bilinçli yapabildiğin her şey iyileştirebilir ve artık yaralar acımayacaktır.

“Geriye giden insan, geçmişi serbest bırakır.”

O zaman geçmiş artık çalışmıyordur; geçmiş artık onu sıkıca tutamıyordur ve geçmiş bitmiştir. Geçmişin artık varlığında bir yeri yoktur. Ve geçmişin varlığında bir yeri kalmadıktan sonra, artık şimdiki zamanda yaşayabilirsin, daha önce hiç olmadığı gibi.

Uyanın ve ayağa kalkın,
Sevgiyle ve aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

31 Ocak 2018 Çarşamba

Bugün Aslında Dündü - Groundhog Day

Bu hafta Sinema Salısı’nda geçen hafta işlediğimiz “Şimdiki An’da kalmak” kavramı üzerine çekilmiş olan en iyi felsefik mizah filmlerinden birini izledik. Bill Murray’nin zamanda kapana kısılıp kaldığı kült komedi filmi “Bugün Aslında Dündü - Groundhog Day”

Film konusunu bu hafta cuma gününe denk gelen 2 Şubat tarihinde Pensilvanya Eyaletinde Groundhog Day , yani “Dağ sıçanı günü” adıyla kutlanan şenlikten alıyor. 

Folklorik hikayeye göre, eğer bir dağ sıçanı, 2 Şubat tarihinde kafasını topraktan çıkarıp göğe bakar ve havanın bulutlu olduğunu görürse, bahar beklenen daha erken gelirmiş. Lakin eğer dağ sıçanının karşılaştığı manzara, güneşli bir gün ise, ağır kış şartlarının o yıl ikinci defa yaşanacağına delaletmiş.

Harold Ramis‘in yönetmen koltuğunda olduğu, efsaneleşmiş bir komedi filmi “Groundhog Day”. BAFTA Jürisi tarafından, En İyi Özgün Senaryo dalında ödüllendirilen, Amerikan Ulusal Sinema Cemiyetinin, 20. yüzyılın en başarılı komedileri arasında gösterdiği film tam bir deha ürünü. Filozof Stanley Cavell’in, New York Times’ın “Sizce 20. yüzyılda çekilen ve bundan 100 yıl sonra izlenecek, tartışılacak ve hatırlanacak film nedir?” sorusuna “Bugün Aslında Dündü” yanıtını vermesi filmin ne kadar değerli bir bakış açısı aktardığını yeterince anlatıyor.

Film, “Groundhog Day” kutlamalarından bir gün önce başlıyor. Bill Murray’nin canlandırdığı aksi hava durumu sunucusu Phil Connor, küçük bir kasaba olan Punxsutawney‘e doğru yola çıkar, aynı gün kasaba yoğun bir tipi yaşanır. Sonraki gün, yani 2 Şubat sabahı, radyoda çalan Cher’in dünyaca ünlü şarkısı “I Got You Babe” ile uyanan Phil, başına geleceklerden habersizdir. Tipi sebebiyle kutlamaların iptal olduğunu öğrenip, kasaba sakinleriyle dalga geçen birkaç cümleden sonra, erken bir saatte yatağa döner. Uyandığında, radyoda aynı şarkının çaldığını duyarız. Phil, çok geçmeden 2 Şubatın tekrar yaşandığını fark eder. Kendisi, aynı günü arka arkaya yaşayacağı sonsuz bir döngünün içinde kapana kısılmıştır. Phil’in, bu döngüyü kırmak için izlemesi gereken yol, mizahın, günümüz dünyasında felsefenin ayakta kalan tek kalesi olduğunu kanıtlayan bir filmin ortaya çıkmasını sağlar.

“Farkında olmayan, bir uyurgezer gibi uyuyan sıradan bilinçler için geçmiş ve gelecek gerçektir, şimdiki zaman gerçek değildir. Sadece uyandığın zaman şimdiki zaman gerçek olacaktır. Geçmiş de gelecek de gerçek olmayacaktır.” OSHO

Osho’nun yukarıda bahsettiği “sadece uyanmış ruhlar için şimdiki zaman gerçektir” düşüncesi film içinde ana karakterin zamanın sonsuz döngüsü hapsolmasıyla hayat buluyor. Çünkü yaşanan her gün aslında onun için dündü. Yas döneminin döneminin 5 evresi üzerinden baktığımızda film daha ilginç hal alıyor. Yani inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Ana karakter böylece önce inkar, ardından hedonizme düşüp, sonrasında depresyona uzanıyor yolculuğu. Sonunda ancak kabullenme evresine gelince, hayatı değiştirmenin yolunun, kendisini değiştirmekten geçtiğini anlıyor. 

Farkındalıkla hareket ederek zamanın ona gösterdiklerini ezberlemeye ve insanlara yardımcı olmaya başlıyor. Günü kendisi için değil de başka insanlar için mucize gibi görünebilecek katkılar sağlayıp bir tür “süper kahraman” oluyor. Ne de olsa yaşanan günün senaryosu tamamen ezberinde. Bu eşsiz deneyimin içinden geçerken An’ların farkına varıyor. Geçen hafta konuşmuştuk, ancak bilinçli farkındalıkla geçmişe gider ve onu değiştirirseniz “geleceğinizi değiştirebilirsiniz”.

Sevgiyle ve aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

24 Ocak 2018 Çarşamba

Hayatınızın Ana Amacı An'da Kalmak Olmalı

Dün akşam Salı Sineması’nda "Şimdinin Gücü" nün mistik yazarı, usta Eckhart Tolle'den harika bir konferans vardı. "Eckhart Tolle's Finding Your Life Purpose - Hayatınızın Amacını Bulun".
Genelde kitap okuma sırasında zihniniz bazen işinize gelmeyen şeylerde sizi bambaşka yerlere taşır. Ama bir film veya görseli hele de grupla birlikte izliyorsanız aksine sizi sürekli daha içine çeker, o zaman düşünceleriniz sizi sabote etmek yerine daha yaratıcı şekilde akmaya başlar.

“Zaman sadece bir illüzyondur” diyor Eckhart. Beynimiz lineer yani çizgisel algılamaya yatkın olduğu için her zaman geçmişi geride, geleceği ileride düşünür. Aslında zaman diye bir şey yoktur.

“Farkında olmayan, bir uyurgezer gibi uyuyan sıradan bilinçler için geçmiş ve gelecek gerçektir, şimdiki zaman gerçek değildir. Sadece uyandığın zaman şimdiki zaman gerçek olacaktır. Geçmiş de gelecek de gerçek olmayacaktır.” OSHO

Bir çocuk doğduğunda ilk olarak farkına vardığı kendisi değil “diğeridir”. Çünkü gözleri dışarıyı görür, elleri diğerlerine dokunur, kulakları başkasını işitir, burnu dışarıyı koklar. Tüm duyuları içe değil, dışa dönüktür. Doğmanın anlamı budur. Doğum “ego” ile başlar ama ego ile sürdürmemek tamamen sizin seçiminizdir. Ölüm yaşamın değil, doğumun karşıtıdır. Yaşamın karşıtı yoktur çünkü yaşayan bir daha yok olmaz.

“İnsan dışa doğar, içe büyür!” Hz.Mevlana

“Ben kendini geçici olarak bu bedende deneyimleyen Evren’im! Evren kendini miltonlarca yaşam formuyla deneyimler” diyor. İslam felsefesinde de “Tanrı bizi kendi suretinden yarattı” hadisine dair yorumlar yok mudur?

“Geçmiş, şimdiki zamanı etkilemekten acizdir. Sıkıntı, kızgınlık, üzüntü ya da korku size “ait” ve kişisel değil. Hepsi, insan zihninin bir ürünüdür. Gelip geçiciler ve gelip geçen hiçbir şey size ait olamaz. Bazı değişiklikler ilk bakışta olumsuz görünse de bir süre sonra hayatınızdaki yeni alanda, yeni bir şeyler yarattığınızı fark edebilirsiniz. Mutsuzluğun temel nedeni içinde olduğunuz durum değil, bu durum hakkındaki düşüncelerinizdir. Kendinizi düşüncelerinizin sonucu olan bir Varlık, zihinsel gürültünün sonucu olan sessizlik, acının sonucu olan sevgi ve neşe olarak düşünün. Böylece özgürlüğe ve aydınlanmaya ulaşırsınız.” Eckhart Tolle


Ruhsallığa önem vermek, inançlarınızla veya bilinç durumunuzla ilgili değildir.  Önce kabullenin, sonra harekete geçin. Şimdiki zaman ne barındırıyorsa, sanki bu sizin seçiminizmiş gibi kabul edin. Her zaman şimdi için çalışın, ona karşı değil. İyi olmaya çalışarak iyi bir insan olamazsınız. Zaten içinizde olan iyiliği bulup, ortaya çıkmasına izin vermelisiniz. Ancak bu iyilik, sadece bilinç durumunuzda önemli bir değişiklik olduğunda ortaya çıkar. “Kafanızın içindeki ses”, sizi siz yapan şey değildir. 
“O zaman ben kimim?” diye kendinize sormanız gerekir ve sakın ha cevaplamayın. Sadece sorun ve bekleyin…

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

17 Ocak 2018 Çarşamba

Hayatına güvenebilirsin

Bu hafta Sinema Salısı’nda sevgili Louise Hay’in “Hayatına güvenebilirsin” dvd sini izledik. Çok basit bir dille aslında ihmal ettiğimiz kişinin kendimiz olduğunu, kendimizi sevmeyi pek bilmediğimizi ve gerçek mutlulukların küçük anlarda saklandığını anlatıyor. Herkese bir pratik yaptırıyor. Herkesin çok mutlu olduğu 6 anı yazmasını istiyor. Sizde ailenizle deneyebilirsiniz. Özellikle çocukların mutluluk anlarını dinlemek size çok ilginç gelecektir. Sonra afirmasyonların önemine dikkat çekiyor. “Sakın unutma” yerine “Lütfen hatırla”yı koymanın faydasına değiniyor.

Kişisel gelişim yolculuğuna başlayan herkesin çevresinden gelen ortak bir geri bildirim vardır. “Sen çok bencilleştin. Artık seni tanıyamıyoruz.” 

Çünkü o güne kadar hayatınızın merkezinde eşiniz, işiniz, çocuklarınız, anne-babanız, arkadaşlarınız vardı ve siz onların mutluluğu için her şeyden vazgeçebiliyordunuz. Bu sizi eşsiz bir “kurban” yapıyordu. Çoğunlukla belirttiğim gibi size bunu yaptıran şeyin içinizdeki “müthiş iyilikseverlik, şefkat veya karşılık beklemeyen sevgi” olduğuna inanıyordunuz. Ya da çevreniz sizi buna inandırmıştı. Oysa gerçek duygunuz “suçluluk, gereklilik, yükümlülükler, hatta kibir duygusu” bile olabilir. Öyle ki sizde olan tüm bu sevecenliği cömertçe harcadığınızdan belki de çevrenizde buna en çok ihtiyaç duyabilecek sevdiklerinizi ihmal ediyor bile olabilirsiniz. En çokta kendinizi elbette.

Gerçekten kendiniz olduğunuzda ise "varoluş amacınız"a yaklaştığınızı hissedersiniz, eşsiz bir “kişisel bütünlük duygusu” içinizi kaplar, artık yeteneklerini ihmal eden, hayallerini erteleyen kişi olmaktan vazgeçip, kendi potansiyelini hayata geçiren kişi olmuşsunuzdur. İşte bu tüm yaratılışın destekleyeceği şeydir. O zaman etrafınızda gerçekten ışığınızdan faydalanacak harika insanlar doluşur. O zaman kibirle değil içtenlikle verirsiniz. Çünkü artık verdiklerinizin sizden değil de daha yüce bir sistemden geldiğini, sizin kaynak değil de sadece aktarıcı olduğunuzu fark edersiniz. İşte o zaman bütünün potansiyeline de sahip olabildiğinizi, sizdekinden çok daha fazlasını kullanabildiğinizi fark edersiniz.

İzlediğimiz tüm filmler, belgeseller, katıldığımız tüm seminerler, okuduğumuz kitaplar içinize sadece bir tohum eker. Bu tohuma dikkatli bakmaz, özenle üzerinde çalışmaz, onu geliştirmezseniz kuruyup gider. Sonra başkasının tohumdan büyütüp geliştirdiği ağacı gördüğünüzde içinizde fırtınalar kopar.  Yaratan ne kadar adaletsiz davranmıştır, sizi hiç sevmiyordur, hayatın size düşen yanı hep keder olmuştur vs. Oysa gerçek gözünüzün önündedir. Size ekilen tohumu ne kadar sahiplendiniz? Başkalarının ağacına haset mi edeceksiniz, yoksa kendi tohumunuzu besleyecek misiniz? Bu tohumun en önemli yanı yaşam amacınız. O zaman sorun kendinize, “Neden buradasınız?”

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

20 Aralık 2017 Çarşamba

Aile Babası - Hayatımızın kırılma anları

Bu hafta Sinema Salısı’nda başrolünde Nicolas Cage’ın oynadığı 2001 yapımı bir film vardı. “Aile Babası”. Tanıtımında “Jack Campbell hayatta işten, başarıdan ve paradan daha önemli şeyler olamayacağını düşünen bir iş adamıdır. Hiç evlenmemiş ve aile kurmamıştır. Bir sabah uyandığında kendini 13 yıl öncesinde terk ettiği kız arkadaşı ile evlenmiş ve 2 çocuğu olan bir aile babası olarak bulur.” diyordu.

Aslında Jack okul sonrası ilişkisine asla zarar vermeyeceğini düşünerek, hatta katkı sağlayacağına inanarak yalnızca bir yıllığına Londra’da yakaladığı bir fırsatı kabul edip gidiyordu. Her seçim anı bir yol ayrımıdır. Belki de o an bir paralel evren yaratıyoruzdur. Bir sabun köpüğü gibi. O evrende burada yaptığımız seçimin tam tersini yaparak ilerliyoruzdur ve bazen hayat meleksi bir dokunuşla bizi kendi paralelimize sokup alternatif hayatımızdan kesitler sunuyor ve neyi kaçırdığımızı görmemizi sağlıyordur.

“Hepimizin geçmişinde değiştirmek istediği bir karar anı olabilir. Ama geçmişi lineer algıladığımızdan o ana fiziksel olarak geri dönemiyoruz. Ama o anda farklı seçim yapan halimizi şimdi de, bizimle paralel bir yerde düşünürsek ve onunla bütünleşebilirsek belki her iki yaşam içinde bir mucize gerçekleştirebiliriz.”

Jack’in fiziksel realitesi; Zengin, Bekar, İlişkisi yok…
Jack’in duygusal realitesi; Sevgisiz, yalnız…
Jack’in düşünsel realitesi; Para olmazsa, huzur da olmaz…

Spiritüel bakışa sahip olanların “hayatınızın ruhsal amacını ancak böyle bulursunuz” dediği, Freud’un çocukluğun “0-5 yaş arasında kazanıldığını” belirttiği, kimilerinin “kader” diye adlandırdığı, hiçbir fikri olmayan sokaktaki herhangi bir insanın “hayatın gerçekleri” diye tanımladığı şeylerin tamamı, aslında size hayatınızın kodunu çözmeniz için gereken anahtardır.

Fiziksel realiteniz ve içinde bulunduğunuz durum, derin düzeyde düşünsel realitenizden kaynaklanır. Fiziksel rahatsızlıklarınız, düşünsel rahatsızlıklarınızın bir yansımasıdır. Fiziksel yalnızlıklarınız, düşünsel olarak ilişkiye hazır olmamanızdan kaynaklanan bir yansımadır.
Filmin sonuna doğru Jack her iki paralel yaşamdan birini seçmek zorunda olmadan, ikisinin de güzel yanlarını alarak yeni bir gerçeklik yaratabilecek adımı atar.

Unutmayın realitelerinizi değiştirdiğinizde, yaşam sizin için yeni kurallarla yeniden başlar.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR / Davranış Bilimi Uzmanı / Regresyon Terapisti

6 Aralık 2017 Çarşamba

The Fountain – Kaynak

Salı akşamları sevgili dostlarla seçilmiş filmleri izliyor ve üzerinde biraz sohbet ediyoruz. Geçtiğimiz sene kader, ölümden sonra yaşam, seçimler ve kuantum evreni, olasılıklar, ilişkiler gibi konularda harika filmler izledik. Aslında bu dönemde şunu fark ettim. Haftalar geçtikçe anlayışımız gelişiyor ve bu da bende yeni film seçme konusunda bir stres yaratıyor. Bu film tam bu arada yeniden karşıma çıktı.

Darren Aronofsky’nin bağımsız sinema da Pi ve Requiem of the Dream’le kazandığı başarının ardından ilk kez büyük bir bütçe ile çektiği “The Fountain – Kaynak”.

Öncelikle şunu söylemeliyim. Film üzerine söylenen her şeyi boş verin. Buna tanıtım yazısı da dahil. Çünkü hemen hiç kimse filmin şifrelerini çözmek için çabalamamış görünüyor. Ben haddim olmadan Aronofsky’nin aklına girmeye çalıştım. Sonuç aşağıda J

“Üç farklı zaman biriminde, bir adamın sevdiği kadını kurtarmak için başından geçen bin yıllık serüveni konu almakta”, deniyor tanıtım yazısında. Aslında temelde Tommy Creo (Hugh Jackman) isimli bir bilim adamının, kanser olan eşi İzzy'yi kurtarabilmek için umutsuzca bir tedavi yöntemi keşfetmeye çalışmasını konu alıyor. İzzy (Rachel Weisz) ölüme yaklaştıkça bunun bir son değil de başlangıç olduğunu anlamaya başlıyor. Anlardan keyif alabilmeye, elindeki son dakikaları sevdiği adamla geçirmeye odaklanıyor ve sıkça belirttiği gibi sonrasından korkmuyor. Aksine ölüme doğru yaklaşırken müthiş bir teslimiyetle  romanını tamamlamaya çalışıyor. Romanın konusu 15. yüzyıl İspanya'sının engizisyondan özgürleşebilmesi adına ihtiyacı olan gizli piramidi bulmak için Tomas’ın seçilmesiyle başlıyor. Tomas’ın görevi bu efsane piramidin içinde bulunan Hayat Ağacı’na ulaşmak ve ölümsüzlük verdiği sanılan öz suyunu İspanya kraliçesine getirmektir. (Hayat Ağacı, bilgi ağacıyla birlikte cennetteki iki ağaçtan biridir. İncil’de Adem ve Havva bilgi ağacının meyvesini yedikleri için Hayat Ağacının Yaratan tarafından saklandığından bahsedilmektedir.) İspanyol kraliçesi de ona ağacın özünü getirdiğinde sonsuza kadar birlikte yaşama sözü verir.

Ancak İzzy ölüme yaklaşırken eşine, romanının son bölümünü onun tamamlamamasını vasiyet eder. Bu bir bilim adamı için kanseri tedavi edecek ilacı bulmaktan bile zor bir görevdir. Eşini iyileştirememesi bir yana, onun bıraktığı eseri de tamamlayamaması, Tommy’nin yaşamının sonu geldiğinde, kendisini ölümün kollarına bırakamamasına ve Araf’ta kalmasına yol açar. Duyduğu derin suçluluk onu Araf’ta sürekli eşinin hastalığıyla ve tamamlanmamış kitabıyla yüzleştirecektir.

Her seferinde İzzy sorar: Bitirdin mi? Filmin sonlarına kadar vicdan azabıyla tutuşan Tommy kitaptaki karakterle özdeşleşip macerayı bitirdiğinde, herkesin ruhu serbest kalacaktır.

Yaşamın, ölümün ve sonrasının şiirsel bir şekilde sorgulandığı, Clint Mansell’in eşsiz müzikleriyle harmanlanmış harika bir baş yapıt. Ölümün, vicdan azabının, suçluluk duygusunun bu kadar sanatsal işlenmesi ilham verici.

Hz.Mevlana’nın söylediği gibi: “Beden can çocuğuna gebedir. Beden ölür Can doğar. Ölüm denen olay, sadece ruhun doğum hadisesidir.”

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR / Davranış Bilimleri Uzmanı / Regresyon Terapisti

29 Kasım 2017 Çarşamba

Sonsuzluk Ormanı – Bir Araf Hikayesi

“AOKIGAHARA” Japonya’da Fuji dağını çevreleyen bir orman. Ağaç denizi diye de adlandırılıyor. Her yıl dünyanın her yerinden insanlar bu ormana intihar etmeye geliyorlar. Bazıları vazgeçip dönse de, 100 ün üstünde insan her yıl bu ormanda ölüyor.

“The Sea of Trees - Sonsuzluk Ormanı” filmi hikayeye buradan başlıyor. Filmin erkek oyuncusu karısının beklenmedik ölümünü atlatamayıp ona verdiği sözü tutarak ölmek için mükemmel yer olarak tanımlanan bu ormana geliyor. Ancak bu ormanda ölmeye gelen bir başkasıyla karşılaşıyor. Bu kişiyi “Ken Watanabe” oynamış. Bence çok etkileyici bir performansı var. Filmin büyük bölümü bu iki kişinin ormandan çıkılabilecek yolu aramaya çalışmasıyla geçiyor. Ancak elbette anlatmak istediği şey bu kadar değil.

Öncelikle ilişkilere odaklanıyor. Hep söylerim, biten ilişkilerin sonunda genelde kötü şeyleri hatırlarız. Bu egomuzun acımızı azaltarak bizi hayatta tutma çabasından kaynaklanır. Oysa elbette birçok güzel anıya da sahibizdir. Az getirisi olan bir işte çalışan akademisyen erkek “Matthew McConaughey”  ve tüm ödemeleri üstüne almak zorunda kalan emlakçı kadın “Naomi Watts” filmin iki ana karakteri. İlişkilerinin son anlarında iletişimlerinin artık ne kadar azaldığına, birbirlerine neredeyse olumlu hiçbir şey söyleyemediklerine ilişkin sahneler oldukça yalın. Bazen konuşurken diliniz zehir taşımaya başlar ya, hani ağzınızı açsanız sokarsınız karşınızdakini. Tam da bunu yapmaktan, birbirleriyle neden birlikte olduklarını unutmuş haldelerken kadın hastalanıyor ve tüm sorunlar rafa kalkıyor.

Hayat “Biz” olduğumuzu hatırlatmak için “Ben” lerin tehdit altına alınmasını sağlar. 

“Ben” bir kez tehdit edildi mi, her şey ve herkes onun etrafında kilitlenir. Diğer her şey önemini yitirir. Bu bizim buraya neden geldiğimizi anlamamız için bir fırsattır aslında. Bazen görünenlerin arkasında çok önemli mesajlar yatar. En önemli şeyin gerçek sevgi olduğu gibi. Kişi her şeyi ve herkesi saf sevgiyle kabul edebilir, yargılamaktan, eleştirmekten vazgeçebilir ve samimiyetle özür dileyebilirse her şey kendiliğinden çözülür. Eğer bunu yapamazsak ölüm bile bir çıkış olmaz, “Araf” ta sıkışır kalırız. Tamamlanamamışızdır çünkü, bir şeyler eksiktir, doğru parçayı bulmadan ve onu düzeltmeden dünyadan ayrılmamız mümkün değildir. 


Sonsuzluk Ormanı filmde “Araf”ı simgeliyor. Kefaretler ödenmeden ruhlar serbest kalamıyor çünkü.
Film hakkında yapılan her tür eleştiriyi bir kenara bırakın ve izleyip kendi kararınızı verin. Harcadığınız her dakikaya değecek bence.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR / Davranış Bilimi Uzmanı / Regresyon Terapisti

15 Kasım 2017 Çarşamba

Gerçekten affetmek, kendimize verdiğimiz en büyük armağandır.


Yaşarken karşılaştığımız olayların tekamül sürecimizdeki deneyimler için planlanan, çok ince düşünülmüş ve muhtemelen fikrimizin bile alındığı ilahi planlar olduğunu unutuyoruz. Bunun farkındalığını hatırlamak bile “affetme” eylemini sıradanlaştırabilir. En iyi öğretmenimiz bazen en kızdığımız kişiler değil miydi? Onlar bizi zorluyorlardı, doğru. Ama bütün dertleri, var olan potansiyelimizin hepsini ortaya koyacak cesarete sahip olabilmemizi sağlamaktı sadece. Çünkü yılsonunda karneyi verirken bizimle gurur duyanlarda onlardı. En büyük derslerimiz, bize en çok acı veren olaylardan çıkmıyor mu? En büyük affediş yaşanılanlardan gerekli dersi almaktır, içsel sınırımızı çizmek, kendimize değer vermek, kendimizi sevmek ve özsaygımızı geliştirmektir. Bu farkındalığı bize öğreten kişi ve olaylara teşekkür edebilmek demektir. 

“Gerçekten affetmek, kendimize verdiğimiz en büyük armağandır.”

“Sana affedilmeyecek kadar büyük hata yapan birine akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak ceza vermek istiyorsan, bütün samimiyetinle «AFFET». Hissedilen her şeyi arşivleyen «KADER» kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir.” Şems'i Tebrizi

“Niçin affetmek, geçip gitmiş acıları bırakmak bu kadar zor?” diye soruyorsanız,  Osho cevaplıyor. “İnsanlar nefret ettikleri şeyleri taşırlar. Nefretlerinin içinde yaşarlar. Yaralarına sürekli parmak basarlar ki bu sayede iyileşmesin; iyileşmesine izin vermezler, çünkü onların tüm hayatı geçmişlerine bağlıdır.”
İnsan sürekli kendisiyle konuşan ve kendisini yargılayan bir varlıktır.  “Şişman görünüyorum. Çirkinim. Aptalım. Yaşlanıyorum. Saçlarım dökülüyor. Hiçbir şeyi anlayamıyorum. Asla yeterince iyi olamayacağım, asla mükemmel olamayacağım.”

“Günah kendi doğanıza karşı yaptığınız her şeydir.” Don Miguel Ruiz

Şimdide yaşamaya başlamadıkça, geçmişi unutmayı ve bağışlamayı başaramazsınız. Geçmişte olan her şeyi unutup bağışlamanı öneremem; ama şimdide yaşarsanız neler olabileceğini söyleyebilirim.  Şimdinin içinde olmanın mutluluğunu hissetmeye başladıkça, herkesin yapmaya devam ettiği geçmişe gidip durmayı bırakırsınız. Unutmak ve bağışlamak zo­runda kalmazsınız, çünkü kendiliğinden ortadan kaybolur. Şimdi size farkındalık kazandırır. Her şeyin arkasındaki sır çözülür. Işığın kendisi olduğunuzu fark etmeye başlarsınız. Büyük planı görür, okyanusun içine kendinizi bırakır, “Bir” olursunuz.
Yöntemlerden biri, “Özür dilerim” ve “Lütfen beni affet” demektir. Bunu bir şeyin – ne olduğunu bilmediğiniz bir şey – beden/zihin sisteminize girmiş olduğunu kabul etmek için söylersiniz. Tanrı’dan sizi affetmesini istemiyorsunuz; Tanrı’dan sizin kendinizi affetmeniz için size yardım etmesini istiyorsunuz. Bundan sonra, “Teşekkür ederim” ve “Seni seviyorum” dersiniz. “Teşekkür ederim" dediğiniz zaman, minnettarlığınızı ifade etmiş olursunuz. “Seni seviyorum” tıkanık enerjinin akmasını sağlar. Sizi Tanrı’ya bağlar. Sıfır konumu saf sevgi ve sıfır limiti olduğu için, sevginizi ifade ederek o konuma gelmeye başlarsınız.
Bu rica (dua) ho’oponopono olarak adlandırılır ve her dinde rastlanabilir, çünkü “her inançta, işlediğimiz  suçlar için bağışlama teması vardır.

Bir başka yöntem elbette olumlama yapmak.
“Sana karşı duyduğum ve beni yıpratan tüm olumsuz duygularımdan arınmaya ve seni affetmeye niyet ettim. Seni şu anda affetmeyi kabul ediyorum. Bu dünyada yaşamımda oyun arkadaşım olduğunu kabul ediyorum. Seninle yaşadığım her şeyin benim yüce hayrıma olduğunu kabul ediyorum. Gerekli derslerimi aldım. Artık seni sevgiyle serbest bırakıyorum.
Seni ve kendimi affediyorum.”


Başkasında gördüğünüz her şeyin içinizde de olduğunu unutmayın, dolayısıyla bütün iyileştirme olayı kendinizi iyileştirmektir. İyi yönetilememiş her hüzün, “ruhu yoran ne varsa” sonra size kilo aldırabilir L Demedi demeyin.

Sevgiyle ve aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Fi-Çi-Pi Üzerine Çıkarımlar


Azra Kohen’in kitaplarını eşim rica ettiğinde almış, ancak pekte dikkatle ele alamamıştım. 
Aeden adlı kitabının çıktığını ve farklı bir evrende geçtiğini okuduğumda benimde başlama zamanım geldiğini anladım. Aeden’in ilk 50-60 sayfasından sonra durup, daha fazla ilerlemeden üçlemeyi okumaya karar vermiştim ki, Vodafone sponsorluğunda dizisi çekildi. Önce diziyi izleyip sonra kitapları okumaya karar verdim. 

Dizide Can Manay rolünde Ozan Güven oyunculuğunun zirvesine çıkmış, Mehmet Günsür her zamanki gibi etkileyici, naif ama aynı zamanda ve çekici. Bence kitaptaki kişilere çok uymuşlar. Duru rolünde Serenay’ı pek beğenemedim. Kitaptaki kişi ile hem fiziksel, hem de rol farklılığı var.
Merakım beni yeniden kitaplara götürdü. 

Üçlemenin ilk kitabı olan Fi’yi elime alıp okuduğumda ilk 50-60 sayfanın diziyle paralel olduğunu gördüm. Ardından yazarın karakterler hakkında spoiler’ları başladı. Yani karakterlerin ileride neler yapacağı, nelere sahip olacağı, kimleri kaybedip kimlerle yakınlaşacağı gibi pazarlama yöntemleri. Bu spoiler’lar pek benim tarzım değil. Bu arada zaman zaman kurgusal bazı hatalar dikkatimi dağıtmadı değil. Örneğin kitabın ana karakterlerinden biri olan Deniz’in ilk sayfalarda ela olan gözünün 100.sayfa civarında masmavi bakmaya başlaması, Pi’de ise sarı hareler barındıran yeşile dönmesi bence gözden kaçmaması gereken yazar ve editör hatalarıydı. Sonra gereksiz bir pornografi ve tarihsel hatalar. Eğer bir kitapta gerçek tarih hakkında bilgi veriyorsanız, araştırma yapmanızda fayda var. Yazara göre II.Dünya savaşında 35 milyon insan ölmüş. 
Oysa;
“II. Dünya Savaşı insanlık tarihinin en kanlı savaşıdır. Sona erdiğinde neredeyse 60-65 milyon arası insan ölmüştür. Bunların yaklaşık 30 milyonu Sovyet, 10 milyondan fazlası Çinli, 6 milyonu Yahudi, 6 milyondan fazlası Alman, 3 milyondan fazlası Polonyalı, 2.5 milyonu Japon ve 1.5 milyonu Yugoslav halklarındandır. Diğerleri daha az sayıda olduğundan ayrıntılarla boğulmayalım.”

Fi bittiğinde diziyi seyretmiş olmaktan çok memnundum. 
Bir çırpıda Çi’yi okudum. Deniz’in Ütopya köyü, yandaş medya, Amerikan uşağı politikacılar, gezi olayları vs. o döneme ışık tutmaya çalışan cesur bir kitap olmuş. Ama çok mu gerekliydi, bence hayır. Direk Pi’ye geçilmesi çok şey kaybettirmez. Pi zamanı. Yazarın bolca hükümet eleştirileri, güneş enerjisinin nasıl faydası olduğu, politikacıların ne kadar pislik içinde yüzdüğü vs. ile Çi’nin devamlılığı sağlanmış.


Ancak yazarın karakterler aracılığı ile okura empoze etmeye çalıştığı fikirlerin bir kısmına itiraz edemeden geçemeyeceğim. Örneğin “bir kadının ilk kez gördüğü bir erkekle birlikte olmasının nasıl bir değersizlik ve erdemsizlik olduğu, bir erkeğin saygı duyduğu bir kadına o kadın istediğini söyleyene kadar asla dokunmaması gerektiği, hamile bir kadının seksten uzak durması gerektiği, bazı kadınların sadece seks için bencilce nasıl da hamileliklerini tehlikeye attığı” gibi bazı görüşleri bence oldukça tartışmaya açık. Bunlar hakkında bilimsel yayın olsa dahi (ki sanmıyorum), her tez antiteziyle incelenir. Yazar tez-antitez tartışmalarında bile kendi görüşünü okura empoze etmeye o kadar kitlenmiş ki, okurun yorumuna olan saygısını yer yer oldukça kaybediyor.

Terapi deneyimlerimin bana kazandırdığı en önemli şeylerden biri, danışanlara herhangi bir fikri empoze etmenin yanlışlığıdır.”

Hamilelikte seks konusuna gelirsek;
“Birçok araştırma göstermekte ki, anne adayı olan kadın eşi tarafından da artık kutsallaştırıldığında ilişkileri bozulmakta, gereken ilgi ve desteği görememekte, hatta aldatılabilmekte. Hamilelikte seks yapılmasının hiçbir sakıncası yoktur (son üç ayda düşük tehlikesi olan kadınlar hariç), çünkü bebeğin amniyo sıvısı (embriyoyu koruyan ve besleyen sıvı), bütün fiziksel değişiklikleri içine hapsedecek şekilde yaratılmıştır. Hamileliğin 3-6 ayları arasındaki II.trimester denilen evrede kadınlarda cinsel istek ve dürtülerde belirgin bir artış olmaktadır. Aksine eşler arasındaki sevecen yaklaşımla, yapılacak yumuşak bir seks sırasında annenin salgıladığı seratonin hormonu bebeğin gelişimine çok daha yarar sağlar.”

Sonuç olarak insanın ancak kendi uyanışıyla ilerleyebileceğine, tekamül edebileceğine olan yorumlarına, ütopya gibi görünse de insanlığın bir gün tekrar BİZ’e doğru evrileceğine sonuna kadar katıldığımı söyleyebilirim. Kurgusal hataları ve bazı yanlış bilgileri editlenir, bazı şeyler okurun yorumuna bırakılırsa daha keyifli okunur kanaatindeyim.

Dizi açısındansa, yazarın günümüz Türkiye’sine getirdiği sıkı eleştiriler, gezi olayları, hükümet-muhalefet- ABD ilişkisi ve yandaş medya eleştirilerinin senaryoya aktarımı oldukça zor olacaktır. Allah kolaylık versin. Umarım tüm bu detayları atlayıp bizi saçma aşk ilişkileriyle avutmaya kalkmazlar.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimleri Uzmanı ve Regresyon Psikoloğu

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bonding İlişkisi

Merhaba,
Bu hafta regresyon koçluğu grubumuzla yapacağımız Anne Karnı ve Şimdiki Yaşam Regresyonu eğitimi için notlarımı karıştırırken, geçtiğimiz yıllarda ABÇ Dergisinde yayınlanan bir röportajımı sizinle paylaşmadığımı fark ettim. Bence oldukça önemli olan bu konuyu sevgiyle ilginize sunuyorum.

Sn.Kartal Özal, pedagoji eğitimi almış bir davranış bilimi uzmanı olarak, regresyon terapisi ile ilgilendiğinizi ve oldukça ilginç çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Okuyucularımızı da yakından ilgilendiren anne karnı ve çocukluk dönemi travmaları hakkında bizi bilgilendirebilir misiniz?
Elbette. Bebekler henüz anne karnındayken, hem annenin iç dünyasında, hem de çevrede olanları algılayabilir ve birçok bebek için travma anne karnında “bonding ilişkisi” nin kurulamaması ile başlar.

“Bonding İlişkisi” nedir?
Bonding ilişkisi, anne ile çocuk arasındaki temasla kurulan ilişkidir. Döllenme ile başlayan ve anne karnında iken daha da gelişen “birbirine ait olma, bütün olma” duygusudur. Bu duygu bebeğe anneye karşı güven geliştirmesi konusunda yardımcı olurken, annesine de bebeğini anlaması ve ona yardımcı olması, yol gösterebilmesi konusunda “özgüven” kazandırır.

Mesela özellikle anne karnında bu ilişki hangi sebeplerle bozulabilir?
Örneğin anne;
– Planlı bir hamilelik yaşamamış  ve bebeği düşürmeye çalışmış olabilir,
– Bebek anne karnında kordon dolanması yaşamış veya ölü doğmuş olabilir,
– Bebek henüz anne karnındayken veya sonrasında anne bir yakınını (abi, abla, anne, baba gibi) kaybetmiş olabilir,
– Bebek erken veya sezaryenle doğmuş, sonrasında bir süre kuvözde kalmış olabilir,
– Ebeveynleri bebek doğmadan veya hemen sonrasında boşanmış olabilir,
Bunların hepsi bu ilişkinin bozulması ve travma oluşması için etken olabilir.

Peki, Bonding İlişkisi doğum sonrasında nasıl devam eder?
Doğum anında anne ve bebek arasında sanki bir “ilk görüşte aşk” başlar. Bu nedenle doğumun mümkünse normal doğum olması ve ardından mutlaka anne-bebek buluşmasının hemen oracıkta yaşanması gerekir. Bilimde bunu yakın zamanda kabul ederek normal doğuma destek vermeye başladı. Bu durumda hem hamilelik sonrasında görülen depresyonlarda azalma olabilir. Hem de annenin bebek üzerindeki güven verici duruşunun, ileride bebek tarafından desteklenmesine, anne-bebek bağının kuvvetlenmesine son derece olumlu etkileri olacaktır.

Peki, ebeveynler tarafından çocukluk çağında oluşabilecek bu travmaları iyileştirici bir tutum veya bilinç ortaya konamazsa bunun ileride doğurabileceği olası sonuçlar konusunda bizi aydınlatabilir misiniz?
Özelikle bebek, anne tarafından karşılanmayan, eksik kalan duyguları başkalarından karşılamaya çalışabilir. Bu durumda yakınlarından (anneanne, babaanne, teyze, hala vb.) olumlu destek görürse sağlıklı bir benlik duygusu geliştirip ileride özsaygısı yüksek, ne istediğini bilen bir birey olabileceği gibi, taciz veya fiziksel şiddete maruz kalarak, ikili ilişkilerinde halen bu olayların yarattığı blokajı hisseden ve uzun süreli ilişkiler kuramayan, fiziksel bedeninde olduğu kadar, duygusal bedeninde ve benliğinde de yaralar açılmış bir birey haline gelebilir.
Mesela beklemediği bir anda hamile kalan, hamilelik sırasında birçok sorunla uğraşan, doğum sonrasında değil bebeğe ilgi göstermek, kendi ilgi ihtiyacında olan bir anne farkında olmadan bu ihtiyacını bebeğin yardımı ile karşılayabilir. Bu durumda çocuk kendi duygu ve düşüncelerini yaşayabileceği bir ortam bulamayacak ve ileride bu zayıf anneyi terk edecek özgüvene sahip olamayacak, hayatı boyunca hayır diyemeyen, istemediği konularda fikrini beyan edemeyen, sürekli başkalarını önceliklendiren bir birey haline gelecektir.
Her travma veya ihmal çocuğu kendinden biraz daha uzaklaştırır. Kendinden uzaklaşan çocuk giderek daha fazla çevresinin esiri durumuna gelir. Herkesçe kabul gören davranışlara mutlaka uyum sağlama çabası gösterebilir, gereksiz amaçları gözünde büyütebilir ve onları gerçekleştiremeyince büyük kırılmalar yaşayabilir.

Bu noktada sizin çalışmalarınız bu kişilere ne gibi yararlar sağlıyor?
Çocukluk çağı travmalarının kuşaktan kuşağa aktarılma özelliği vardır, ta ki bir kuşakta bu döngü dışarıdan müdahale ile kırılana dek.
Yaptığımız çalışmalar aracılığıyla kişi bu olaylardan dolayı birikmiş olan ve yıllardır içinde tuttuğu olumsuz enerjiyi boşaltır. Şimdiki hayat regresyonu da tıpkı geçmiş hayat regresyonu gibi, kişinin karanlıkta kaldığı sanılan ama kişiyi olumsuz etkileyen olayların izlerini temizlemesine aracı olur. Yaşamına anlayış, rahatlama, hafifleme, huzur ve sakinlik gelir ve çocuklukta yer etmiş olan negatif inanç kalıpları değişir. Çocukluk korkularından kurtulur ve kişi hayatından keyif almaya, birey olmaya, psikolojik olarak kendisini tam ve bütün hissetmeye başlar.
Anneler biraz önce bahsettiğimiz olası travma doğurabilecek normal dışı durumların yaratacağı sonuçları küçümsemez, bunun yerine bebeğin artık daha fazla ilgi ve sıcaklık ihtiyacı duyabileceğini göz önünde bulunduracak cesareti gösterebilirlerse, çocukluk travmalarını aşma noktasında dev bir adım atmış olacaklardır.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL
PDR/Davranış Bilimi Uzmanı/Regresyon Psikoloğu

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Melekler Şehri

Dün “Sinema Salısı”nda sezon finali yaptık. Yanlış hesaplamadıysam tam 26 film izlemişiz, bunların yarısından çoğu seminer tadında geçmiş. Sürekli devam eden 10-12 civarında katılımcımız olmuş, toplamda 50 ye yakın farklı kişiyle anılar biriktirmiş, ruhlarına dokunmuşuz.

Dünkü finalde izlediğimiz “Melekler Şehri” filmi, aşık olduğu kadın için sonsuzluğu terk eden ve düşen bir meleğin hikayesini anlatıyordu.

“Dokunduğum zaman elimi hisseden birini istiyorum” diyordu kadın ve filmin sonuna doğru sevdiği kadını sonsuzluğa yeni uğurlamışken yanındaki meleğe “Mutlaka yapardım. Saçını bir kere koklamak, onu öpmek, elini bir kere tutmak her şeye değerdi. Sonra onsuz yaşamak bile buna değerdi” diyordu adam.  

Hani, Halil Cibran bir şiirinde “Ruhum bana fısıldadı ve güçlü ve zayıf olarak ikiye ayırdığım insanların, aslında benim gibi olduğunu söyledi. Acıdığım veya imrendiğim insanların, takip ettiğim veya meydan okuduğum insanlardan aslında hiçbir farkım olmadığını söyledi” diyordu ya.
Her yaptığım konuşmada, seminerde en çok konuştuğum konulardan biridir sıradanlığımız. “Hem öğretmeniz, hem öğrenen bu hayatta. Asla kusursuz değiliz, ama sürekli kendi en iyi halimize yürüyoruz, inatla.”

Sinema akşamlarından birinin sonrasında Reyhan’la kahve içerken, “Bu dünyadan şu anda gitmem gerekse, görevimi yapmış hissediyorum” demiştim. Bu tatmin bana yeter diye düşünürken, dün tüm katılımcı dostlar harika sürprizlerle gelip, beni çok duygulandırdı. Her ayrıntının ne kadar ince düşünülmüş, üzerinde ne kadar çalışılmış olduğunu gördüğümde “değerlilik” duygumun bedenime sığamadığını fark ettim. Bu her insanın bir gün tatması gereken bir duygu. Karşılık beklemeden verdiğin zaman, hayatında sana verdiğini bana bir daha gösterdiler.


“Biliyorum benim özüm, onların özü. Benim vicdanım, onların vicdanı. Benim içimde parlayan ışık, onlar sayesinde yanıyor. Benim yolculuğum, onların yolculuğu aynı zamanda. Onlar yükseldiğinde, bende yükseliyorum. Onlar ışıldadığında, bende şarj oluyorum.”

Ruhum bana fısıldadı ve dedi ki “Işığı taşıyan olsan bile, sen ışığın kendisi değilsin.” 

Ruhum bana fısıldamadan önce inanıyordum, ruhum bana fısıldadıktan sonra şimdi biliyorum. Ruhum bana fısıldadı ve dedi ki “Zamanı dün, bugün ve yarın diye ayırma. Geçmişi asla geri gelmeyecek, geleceği asla ulaşılamayacak sanma, yapılan her şey şimdi ve burada değişebilir. Unutma, burası, orası, şurası yok. Sen her yerdesin.”

Harika bir yaz geçirmeniz dileğiyle. Seneye bizi daha zorlu, ama bir o kadar keyifli bir sezon bekliyor :-)


İyi ki varsınız, her şey sizinle daha güzel.

Sevgiyle ve Aşkla kalın,
Kartal ÖZAL

PDR/Davranış Bilimleri Uzmanı/Regresyon Psikoloğu